Bölüm-11
ARAYIŞ - 7
Kur’an-ı Kerim’i okuyan insanlar gerçekten çok azdır. Ben onu henüz okumaya fırsat bulamamış veya okumayı aklına getirmemiş olanlar için okuyup anladıklarımı onlarla paylaşmak istiyorum.
Kur’an-ı Kerim’in ilk suresi “Fatiha Suresi” dir ve bu sure adeta Kur’an-ı Kerim’in özeti gibidir. Fatiha suresi yedi ayetten meydana gelir. İslam dininin beş temel ibadetinden biri olan namazda fatiha suresinin okunması şarttır. Namaz kılan müslümanlar günde kırk defa bu sureyi okumaktadırlar.
Kur’an okumaya başlarken önce bütün kötü düşüncelerin, kötü ilhamların ve yönlendirmelerin kaynağı olan “Kovulmuş şeytan”dan Allaha sığınılır. Orjinal söyleyişi ile bu : “Euzü billahi mineşşeytanirracim” dir. Burada “Kovulmuş” denilirken, İslam dininde insanların, daha içinde yaşadığımız dünyada yaşamadıkları bir zamanda ve mekanda, yüce Yaratıcımızın yarattıkları içinde “İnsan” a verdiği değeri kabul etmeyen ve bu konuda Allah’a isyan eden Şeytan isimli bir madde dışı varlığın bundan dolayı Allah’ın huzurundan kovulması ve uzaklaştırılmasına işaret edilmektedir. İslam’da daima Allah’ın huzurunda olma bilincini taşıyan insan yaratılmışlar içinde en yüce bir makama sahiptir. Bu makam Allah’ı bilebilme kabiliyetine sahip olma ve O’na yakın olabilme bilinci makamıdır. Bu bilinci kaybeden , bu ilahi huzurdan kovulur, bu bilinci kazanan hem bu maddi dünyada hem de bu maddi hayatın bitişiyle beraber var olacağımız manevi dünyada ( Başka bir boyutta ) Allah’ın huzurunda olur.
İslamda her hayırlı işe besmele ile başlanır. Kur’an, Euzü billahi mineşşeytanirracim denildikten ve besmeleden sonra okunur. Orjinal okunuşu : “ Bismillahirrahmanirrahim” olan besmelenin anlamı kısaca şöyle açıklanır: Rahman ve rahim olan ( bu dünyada herkese karşı, maddi hayat sonrası gelen ahiret aleminde ise Allah’ın kendisine inanıp saygı gösterenlere karşı çok merhamet ve şefkatli olan) kendisinden başka gerçek hiçbir tanrının olmadığı Allah’ın ismini anarak, O’nun ismi ile... İslamda Allah, herşeyden önce var olan ve herşeyi kendisinin yaratmış olduğu, yarattıklarına var olma şansı ve gücü veren, onlar üzerinde kesin bir hakimiyet sahibi olan , bütün güzelliklerin ve üstünlüklerin kaynağı ve aslı olan varlıktır.
O’nun merhametli olma özelliğinden dolayı yaratılmışlar birbirlerine merhametli olabilmektedirler, analar yavrularına onun lutfettiği merhamet ile merhamet ederler ve her zorluğa karşı yavrularını yaşatmağa gayret ederler, bu şekilde hayat devam eder. Dikkat edilirse daha Kur’an-ı Kerimi okumaya başlamadan zorunlu olarak söylenen sözler İslam inancının temellerine vurgu yapmakta ve okuyucunun bilincini ve inancını tazelemektedir. Şimdi Fatiha suresini türkçe olarak okumaya başlayalım:
Hamd, yaratılmışlardan meydana gelen ne kadar dünya (Alem) varsa, onların Rabb’ine aittir ki O, Rahman ve Rahimdir, din gününün sahibidir.
Hamd kelimesinin anlamını tam olarak ve tek başına anlatacak bir türkçe kelime olmadığından bu kelime türkçe Kur’an – ı Kerim’lerde de yerini korur. Ancak bu kelimenin karşılığı nedir dersek: “Çok büyük bir övgü, övülmeye layık olma, şükür edilmeye layık olma vb. gibi kelimeleri aklımıza getirebiliriz. Varlık aleminin en akıllı varlığı olan insan yaşadığı dünyada nelere hayran olursa, nelerin güzelliği veya mükemmelliği karşısında kendini kaybedecek kadar etkilenip onları övme ihtiyacı hissederse bilmelidir ki zaten o kendini etkileyip hayran bırakan şeyleri yaratmış olan hep “Allah”tır.
İnsan çoğu zaman bilinç eksikliğinden karşısında duran olağanüstü bir tabloya hayran olup baka kalır da bir sure onu çizen ressamı düşünemezse, akıllara durgunluk veren, inanılmaz bir teknolojik ürün karşısında şaşkınlıktan donakalırsa, göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip bir insan görünce adeta kendinden geçerse, onları yapanları övme ihtiyacı duyduğunda hatırlamalıdır ki, o güzel insanları yaratan da Allah’tır, O ressamı yaratan da Allah’tır, O teknoloji harikası ürünü tasarlayıp yapan insanı yaratan da Allah’tır ve asıl övgüyü hak eden Allah’tır.
Milyarlarca gezegenden çok daha fazlasına sahip evrenimizi yaratırken koyduğu düzeni devam ettiren Allah, övgülerin en büyüğüne layıktır.
Cansız moleküllerden canlıları yaratıp onlara gen şifreleri koyan, onları çiftler halinde varlık alemine yerleştiren Allah övgülerin en büyüğüne elbette layıktır.
İnsana tüm yarattıklarından fazla olarak “Akıl” lutfeden, bu şekilde tüm diğer canlı ve cansız varlıklardan faydalanma gücünü ikram eden Allah kesinlikle, çok ama çok, övülmeye layıktır.
Bu dünyada insanlara tüm gereksinimlerini yaratıp onların hizmetine sunan Allah gerçekte şükredilmeye ve saygıya elbette en layık olandır.
Ve bu dünyadaki güzelliklerden hesapsız derecede fazlasını diğer alemde kendine inananlar için var eden Allah, hertürlü övgüyü, şükürü ve kulluğu hak eden biricik Rabb’imizdir.
Fatiha suresini okumaya devam ediyoruz: “O, din gününün sahibidir.”
Din günü demek bütün semavi dinlerde haber verilen gün, yani insanların yeniden diriltilecekleri , Allah’ın huzuruna getirilecekleri ve dünyada yaptıklarının hesabını verecekleri gün demektir.
İşte o günün sahibi ve tek hükümdarı Allah’tır. O gün, O dilediğini affeder, dilediğine azap eder, O’na kimse karşı gelemez ve herkes çaresizlik içinde olduğunun bilincine varır.
Allah kullarına bunları hatırlattıktan sonra insanlara bu gerçekler karşısında nasıl düşünüp O’ndan neler dilemeleri gerektiğini öğretmek için surenin devamında şunları hatırlatır:
Biz yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.
Herşeyin yaratıcısı ve sahibi olan çok merhametli Rabb’imiz(Eğiten, öğreten) bize bu dünyanın da bir sonu olduğunu ve dünyadaki tercihlerimizden sorumlu olduğumuzu bizlere hatırlattıktan sonra bizlere düşen de sadece O’nun kulu olduğumuzun bilincine varmamız ve sadece O’nun bizlere yardım etme gücüne sahip olduğunu bilerek, dilek ve dualarımızı sadece O’na sunmaktır. Dünyada bizler zaman zaman Allah’ı unutup O’nun yarattığı canlı veya cansız şeylerden birşeyler umarız, onların kapılarına gidip yalvarırız. Ama onlar ve onların gücü hep Allah’tandır, eğer bunu bilerek önce Allah’tan sonra Allah’a ve O’nun dünya için koyduğu kanunlara hürmeten yaratılmışlara başvurursak daha doğru yapmış oluruz. Bu, gözleriyle gördükleri dünyadaki güç sahipleri karşısında insan çoğu zaman yanılır, şaşırır ve doğru kulluk yolunu bulmakta zorlanır. O zaman yine Rabb’ine dönmesi ve O’ndan yardım dilemesi gerekir ki surenin devamında Eğiticimiz nasıl dua edeceğimizi bize talim eder:
Bizi dosdoğru yola, kendilerine güzellikler verdiklerinin yoluna ilet, azmışların veya sapmışların yoluna değil.
Yani burada Rabb’imizin nimetler ve güzellikler verdiği kimselerin ancak dosdoğru yoldan yürümekle bunlara erişeceği hatırlatılıyor. Ayrıca dosdoğru yolun dışındakilerin de azmışlar ve delalette olanlar( bilerek veya bilmeyerek yanlış yolda olanlar, aldatılmışlar) olduğunu belirtiliyor. Bazı İslam bilginleri burada konu edilen azmışların “Yahudiler”, delalette olanların ise Hristiyanlar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Gerçekte kötülenen yahudi milletinden olmak değil ama onlarda görmeye alıştığımız azmışlık durumunda olan tüm insanlardır. Sapmışlardan kasıt ise hristiyan bilginlerinin gerçek incili değiştirip yeniden yazdıkları incillerle doğru yoldan saptırdıkları insanlardır.
Bu son ayette bahsedilen “güzellikler verdiklerinin yoluna”kısmını, yanlış anlaşılabileceğini
göz önüne alarak biraz açıklamamız gerekir. Şöyle ki İslam inancına göre Allah insanları dünya hayatında adeta bir imtihan amacıyla bulundurmaktadır. Dünyada insana verilen güzel şeyler de, kötü şeylerde, sevinçler de, kederler de hep bir sınama içindir. Dünya hayatı da herkesin bildiği gibi sınırlı bir süre içindir. Ortalama insan ömrü diyebiliriz ki yetmiş – seksen yıldır. Bir insan ne kadar zengin olursa olsun, ne kadar malı olursa olsun sonunda onları bırakıp gidecek ve ölecektir. Dünya ve içindekiler hiçbir insan için sonsuza kadar değildir, zaten insan dünyada sonsuz değildir. Bir de bu dünya malı ve paranın çoğu zaman insan daha hayattayken eksildiğini veya tamamen insanın elinden çıktığını da düşünürsek bu malların ve zenginliklerin insana ancak emanet olarak verildiğinin farkına varırız. Ayrıca dünyada bir insana zenginlik ve güzellikler verilmesi ille de onların doğru yoldaki insanlar olması anlamına gelmez. Çünkü Allah bir insana gerçekten bir şey ikram ederse onu geriye almak üzere vermez, ayette konu edilen “ kendilerine güzellikler verdiklerinin...” bu dünya hayatında sınama amaçlı kendilerine mal , mülk, para ve daha birçok çeşit güzellik ve mutlu edici şey verdikleri değildir. Burada ahirette inançlı ve hayatını inancına uygun geçiren kullarına verdiği güzellikler ve nimetlerden ve onlara kavuşan kullarının gittikleri yoldan, üzerinde oldukları dinden söz edilmektedir. Yoksa herkesçe bilinmektedir ki dünyada çoğunlukla kötü ve zalim kimseler de zenginlik içinde yaşamaktadırlar. Onların yolu elbette iyi ve özenilecek veya tavsiye edilecek bir yol değildir. Yani kanımızca “Kendilerine nimetler- güzellikler verdiklerinin yoluna” dan kasıt herkesin bu dünyada yaptıklarının karşılığını göreceği gerçek ve sonsuz dünyada, sonsuz yaşamda dünyada iken dosdoğru yolda yürüyen ve Allah tarafından bolca ödüllendirilen insanların yürüdüğü yol, kabul edip uyguladıkları dindir. Yani bu duada deniliyor ki : “ Bizleri öyle bir yola ve dine ilet ki bu yol bizi, senin razı olup güzel nimetler verdiğin kulların arasına ulaştırsın ve bu şekilde sonsuz bir mutluluğa ulaşalım.
Görüldüğü gibi İslam dininde Allah’ın emri ile hergün kılınan beş vakit namazda günde kırk defa okunan Fatiha suresinde, Allah inancı, Kulluk ve ahiret bilinci tam olarak verilmektedir.
Olgun bir müslüman Allah’ın huzurunda olduğunun bilincinde olarak ve kendini tam olarak buna konsantre ederek Fatiha suresini okurken Rabbinin öğrettiği ve sevdiği sözlerle Rabbine hamd ve dua eder, hergün her namazda kendini en güzel yola ve hedefe yöneltir, büyük bir kararlılıkla kulluğunu sürdüreceğini ortaya koyar. Bu şekilde namaz dışında da Allah’ın huzurunda olma bilincini devam ettirebilme kabiliyeti kazanır ve her zaman yüzü Rabbine ve O’nun rızasına dönük olarak tertemiz bir hayat sürer. Fatiha suresi ve anlamını hatırından çıkarmayan müslüman hayatının her anında buna uygun davranışlar içerisinde olur. Namaz kılıp Fatiha okuduğu halde her türlü çirkin ve kötü işlerin içinde olan insan, gerçekte müslümanlığından ne kendisine , ne de başkalarına fayda sağlamayan bir insandır . Bu durum bir hadis-i şerifte şöyle anlatılır:
“ Birçok namaz kılan vardır ki onlara namazlarından sadece yorgunlukları kalır...”
Kur’an-ı Kerim’i yavaş yavaş ve düşünerek, önyargılardan uzak bir şekilde okuyan insanlar, hristiyan ve batılı bile olsalar ona hayran olurlar. Prof. Carlye, Konferans adlı eserinde:
“ Kur’an okudukça onun alelade( sıradan ) , görüşülegelen bir edebi eser olmadığını hemen hissedersiniz. Kur’an kalpten gelen ve bütün diğer kalplere nüfuz eden bir eserdir. Diğer bütün eserler bu muazzam eser yanında çok sönük kalır. Kur’an’ın göze çarpan ilk karakteri, O’nun doğru ve mükemmel bir yol gösterici, dürüst bir rehber olmasıdır. İşte bence Kur’an’ın en büyük meziyeti budur. Bu meziyet diğer birçok meziyetlere de yol açmaktadır.”
Kur’an-ı Kerim’in ikinci suresi “Bakara” suresidir. Bu surenin ilk beş ayeti şöyledir:
- Elif. Lam. Mim. Bu harflerin bu şekilde sıralanmasının anlamı hakkında farklı görüşler vardır. Ancak diyebiliriz ki ; İşte Kur’an böyle harflerden meydana gelmiş bir kitaptır. Bu kitap hakkında şüphede olan varsa siz de buna benzer bir kitap yazmaya çalışın, ama asla yapamazsınız, zaten Kur’an’ın geldiği yıllardaki en meşhur şairler de bu konuda aciz kalmışlardı ve bu durum Kur’an-ı Kerimin ilahi olduğunun delillerinden biridir.
- O kitap ( Kur’an ); onda asla şüphe yoktur. O, müttakiler için doğru yolu göstericidir.
O’nda asla şüphe yoktur, O’nun Allah’tan geldiğine şüphe yoktur anlamındadır. Kur’an ancak Allah’a saygı, sevgi duyan ve O’na karşı gelmekten sakınan kimseler için bir rehberdir. Yoksa O’nu okumayı bile gereksiz gören, içindekilere kıymet vermeyip belki bazı törensel etkinliklerde
( mevlid , cenaze gibi ) hissetmeden okuyanlar için doğru yolu gösteren bir rehber değildir. Zaten kullanılmayan, faydalanılmayan hiçbir gerçek, hiçbir vasıtanın kimseye fayda sağlaması beklenemez. Aynen kullanılmayan reçete gibi... Allah’a saygı duyan ve O’nunla arasının bozulmasından korkanlar en azından O’nun kendilerine ve tüm yaratılmış diğer insanlara ilahi mesajının ne olduğunu okuyup bilmek, anlayamıyorsa daha iyi bilenlerden yardım istemek durumundadırlar. Bu, bir kul olarak Yaratıcımıza saygının bir gereğidir.
- Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.
Gayb, şu anda hazırda, görebileceğimiz şeyler arasında olmayan veya zaten özelliği icabı maddi duyularımızla algılamaktan aciz olduğumuz bir dünyayı veya var olan ama ulaşamadığımız varlıkları anlatır. İslamın bizden beklediği iman gördüklerimize, tuttuklarımıza inanmamız değildir. Zaten gözümüzün gördüğü ve maddi duyu organlarımızla algıladığımız maddi şeyler hakkında inanmak veya inanmamak konusunu tartışmak gerekmez. Gayba iman, maddi olarak algılayamasak bile delillerden, akıl ile, düşünme ile ve kalbimizde oluşan bir kanaat ile vardığımız bir sonuçtur. Bu iman bir annenin bebeğini uzun yıllar sonra tamamen yaşlanmış ve fizik olarak değişmiş olsa bile tanıması ve birçok insan arasından onun kendi yavrusu olduğunu hisstmesi gibi birşeydir ayni zamanda. Mü’min imana aşinadır, adeta imana aşıktır, iman ettiklerine yürekten bağlıdır. Mü’minler sadece iman etmekle kalamazlar, iman ettikleri Allah’ın kitabındaki emirlerini yerine getirip namaz kılarlar. Ayrıca Allah’ın kendilerine dünya hayatında emanet ettiği mallardan gerekli durumlarda diğer müslümanlara da yardımda bulunurlar...
Yani o mü’minler : “ Bizim kalbimiz temizdir, Allah’ın emri olan işleri yapmamız gerekmez, kalbi temiz olmayanlar namaz kılar, oruç tutar, Allah bize bu dünyada mal verdiyse öbür dünyada da verecek demektir, çünkü biz buna layığız, fakirler de Allah’tan istesin, biz veremeyiz...” gibi “sözde mantıklı” bahaneler üretmezler.
- Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler, ahiret gününe de kesinkes inanırlar.
Onlar Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an-ı Kerim’e de, ondan önce diğer peygamberlere indirilmiş olan Tevrat, Zebur ve İncile de inanırlar. Ancak Tevrat, Zebur ve İncilin orjinal haline inanırlar, yoksa şu andaki uydurulmuş bölümler eklenmiş ve aslından uzaklaştırılmış haline inanmaları söz konusu değildir. Ayrıca o iman edenler her maddi varlık gibi sonlu olan bu dünya hayatından sonra şu anda aslını tam olarak kavrayamadığımız yeni bir dünyada var edileceğimize de kesin bir şekilde inanırlar. Bu şekilde bu dünya hayatı onlar için bir gaye ve amaç olmaz ancak bir vasıta olur, bir eğitim yeri, bir iman ve imanına göre çalışma yeri olur. Onlar bu dünyayı Allah’ın sevgisini kazanıp ahiret denen sonsuz dünyada Allah’ın sevdiği ve razı olduğu kulları arasında olmak için kullanırlar ve asla bu dünyanın kulu veya kölesi olmazlar.
- İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzerindedirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.
İşte ancak yukarıda anlatılan müminler Allah’ın tavsiye ettiği doğru yol üzerindedirler. Dolayısı ile bunların dışında kalanların, ahiret dediğimiz sonsuz yaşamda kurtulanlar arasında olmayı ümit etmeye hakları yoktur.
Anlaşılacağı üzere Kur’an-ı Kerim’in yukarıda görülen başlangıç ayetlerinde adeta İslam inancının özeti diyebileceğimiz bilgiler yer almaktadır. Kur’an’nın tümünde nasihatler, eski milletlerin durumlarından örnekler, gerçeklerin anlaşılmasına yardımcı olan benzetmeler, mutlak değerler, ahlak ve kulluk esasları gibi konular bulunmaktadır. Bundan sonra Kur’an-ı Kerim’in ahlak, bilim ve diğer başka konularda neler söylediğini araştırmaya çalışacağız. Kesin olan birşey, Kur’an’ın halkımızca merak edilip okunmamasının suçu asla bizzat kendisi değildir. Suçlu olanlar, yetersiz bir kültür seviyesine sahip insanlardır. Bilmemek suç değildir, bilgiden kaçınmak suçtur...
|