| |
Bölüm-12
HANGİ “İSLAM”?
Günümüz dünyasında tartışılan ve her an gündemde olan “Yeni dünya düzeni”, “Liberal ekonomi”, “Demokrasi”, “İnsan hakları” gibi konuların yanında hiç gündemden düşmeyen bir konu da şüphesiz “İslam”dır.
Goethe 15 haziran 1817 de Willemer’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: “ Er veya geç, akla uygun bir İslam’ı kabul etmek zorunda kalacağız.”. Bu daha o zamanlarda bile İslam’ın doğru anlaşılmasında ve anlatılmasında bazı zorluklar yaşandığını hatta müslümanların çoğunun “Akla uygun İslam” ı yaşayarak göstermek konusunda pek başarılı olmadıklarını göstermektedir. Zaten doğru anlaşılıp yaşanmaya devam etseydi İslamı temsil eden devletlerin yükselişlerinin durması, karşıtlarına yenik düşmeleri ve güçten düşmeleri mümkün olmazdı...
İslam, batı dünyasında kasıtlı olsun, kasıtsız olsun terörizme eş anlamlı olarak kullanılmakta, insanların İslam hakkında olumlu düşüncelere sahip olmaları engellenmeye çalışılmaktadır.
İnsan kültürünü oluşturmada veya yönlendirmede etkisi tartışılmaz olan yazılı ve görsel medyada hemen hergün “İslam” la karşılaşırız. Yazılı basın veya tv. lerde karşımıza çıkan İslamla ilgili bilgiler ve iddialar çoğu zaman bilgiyi verenlerin kendi kemikleşmiş görüşlerini yansıtmaktadır. Bunun sonucu genellikle dini bir eğitim geçmişi olmayan kitleler, İslam ile ilgili olarak, bazan taban tabana zıt bilgi ve iddialar ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Herkes olaya, okuduğu gazete veya izlediği televizyon programlarının penceresinden bakmakta, bunun sonucu olarak da herkesin veya her kesimin “İslam” dan anladığı büyük farklılıklar arzetmektedir.
Kimileri için İslam hayatımızda esas alınabilecek biricik gerçektir, vazgeçilmez mutluluk kaynağıdır. Kimilerine göre ise İslam, zamanına göre çok ileri bir sistem olmasına karşılık günümüz insanlarına vereceği hiçbir şey olmayan kullanım süresi dolmuş bir sistemdir. Bazıları ise İslamı, insan ilerlemesinin ve mutluluğunun önünde bir engel, bir takoz olarak algılamaktadırlar.
Bu genel manzara karşısında ne yazık ki kendilerini müslüman olarak tanımlayanlar İslamı savunmak için “İslam”a bile uygun olmayan yanlış metodlara, karşı saldırılara, hatta İslamda hiç yeri olmayan terörizm gibi yollara başvurmakta ve bu şekilde de İslama fayda değil zarar vermektedirler. İslamın doğru anlaşılmamasının en önemli sebebi belki müslümanların onu doğru bir şekilde bilmemeleri ve yaşayışları ile İslama ayna tutamamalarıdır. İslamı tüm güzelliği ile yaşayan bir ülke olsa, bir şehir olsa, bir kasaba veya bir köy olsa, bir mahalle olsa, bir aile olsa, bir insan olsa bu örnek en katı ve inatçı İslam karşıtlarını bile hiç şüphesiz etkileyecek ve tekrar düşünmelerine, İslamı öğrenmek için onun kaynaklarına yönelmelerine vesile olacaktı...
Günümüz insanı İslamı “müslümanlardan” öğrenmeye çalıştığı için yanlış sonuçlara varıyor. Kendilerini müslüman olarak tanımlayan insanların yaşadığı ülkelerdeki geri kalmışlık, zillet, tembellik, iş bilmezlik, cahillik, pislik, yalancılık, rüşvetçilik ve daha birçoğunu sayabileceğimiz olumsuzluk karşısında İslam dışı insanların İslamı araştırmaya değer bulmasını, doğru anlamasını ve kabul etmesini beklemek ne kadar gerçekçi olur?
“ Müslümanlar” bulundukları deniz seviyesinin altındaki çukurdan başlarını kaldırıp batının sahip olduğu teknolojik gelişmişlik zirvelerine hayranlıkla bakarlarken onların gerçek medeniyet ve insanlık erdemi açısından insanlık dağının henüz eteklerinde olduklarını gözden kaçırıyorlar. O insanlık dağı ki bir zamanlar onun karlı zirvelerinde “İslam nizamı” taht kurmuştu. O İslam nizamının ilki Hz. peygamberimiz ve dört halife dönemindeydi. İkincisi ise Osmanlı cihan devletinin bir dönemindeydi. Dünya var oldu olalı insan o dönemlerdeki kadar insan olmamıştı, o zamanlardan sonra insanlık öyle insanca bir düzen yaşamamıştı. Ama ne yazık ki müslümanlar zaman içinde dinlerinin özünü unutmuşlar, Kutsal kitaplarında kendilerine verilen ilahi mesajı doğru anlayıp uygulamak yerine onu manası düşünülmeden okunan ama uygulanmayan, güzel kılıflar içinde korunan ve duvara asılı duran bir “Kutsal kitap” olmasını yeterli gördüler yıllardır. Okunuşu ile, yazılışı ile Kur’an şekil olarak çok yükseklere çıkarılmış gibi görünse de manasının ihmal edilmesinden dolayı inananlara kazandıracağı kesin olan güçten faydalanmak imkansız olmuştur. Müslümanlar da kıymetini bilmeyip kaybettiği ilahi nizam yerine kendilerine, hayran olacakları bir başka medeniyet ve düzen aramaya başlamışlar ve onu da çarçabuk bulmuşlardır: Batı medeniyeti... Bari onun ne olduğunu ve ne olmadığını tam olarak bilselerdi... Birşeyin anlaşılması onun zıddı ile daha kolay olur. Ak ile kara, soğuk ile sıcak gibi, manevi temelli İslam medeniyetinin anlatılması için, maddi temelli batı medeniyetinin anlatılmasına ihtiyaç vardır, kısaca bir bakalım...
Hayranı olduğumuz batının temelleri Antik Yunan ve Roma medeniyetlerine dayanmaktadır. Medeniyet sadece sahip olunan para, maddi imkan ve teknoloji değildir. Amaçlanması gereken medeniyet bunların yanında insanların birbirlerine değer verdikleri, birbirlerini sevdikleri, birbirlerini saydıkları bir medeniyettir. Önemli olan medeniyet, insanın aklını, neslini, insanlık şerefini koruyan onu yücelten medeniyettir. Bu açılardan ele alacek olursak batı medeniyetinin temellerinin pek de sağlam olmadığını görürüz. Eski Mısır medeniyetinden faydalanılarak kurulan Antik Yunan Medeniyeti MÖ 756- MÖ 146 Roma işgaline kadar sürdü. Demokrasinin ilk temelleri Yunan medeniyetinde atıldı. Birçok ünlü filozof, edebiyatçı yetiştirdi. Dünyaya destanlar, tiyatrolar, görkemli yapılar, eşşiz heykeller kazandırdı. Bu medeniyet Roma İmparatoru Augustus Caesar MÖ 27. de Yunanistan’ı Romanın bir eyaleti yaparak son verdiği bu medeniyet Roma medeniyetini etkilemiştir. Yunan ve Roma medeniyetlerinin ortak özelliği her ikisinin de medeniyetin tek sahibinin kendileri olduğu ve kendilerinin dışındakilerin barbarlar veya az gelişmişler olduğu iddiasıdır. Euripides barbarları köleliğe layık insanlar olarak görüyor, Aristo ise, kölenin konuşan hayvandan başka birşey olmadığını söylüyordu. Rönesans ve kapitalizmle birlikte batının kendi dışındaki dünyanın zenginliklerine göz dikip kendi dışında kalan barbarları sömürme çalışmaları hep bu mantığın bir devamı olagelmiştir. Üstüne üstlük batı kültürünün iki dayanağı olan Yahudilik ve Hristiyanlık öğretilerindeki “seçilmiş” insanlar olmak ile ilgili dinsel temeller onlara barbarlara karşı saldırılarında manevi bir güç de vermiştir. Petrus’un 1. mektubu, 2/9 da “Sizler, seçilmiş ırk...kutsal milletsiniz” inacını aşılayan Hristiyanlık, batıya haçlı seferleri ve sömürgecilik için en büyük desteği sunmuştur...
Batılıların genellikle kabul etmemeyi tercih ettikleri ve güçlenmelerinin başlangıcı kabul edilen Rönesansın da, Müslüman Endülüs Devleti vasıtasıyla Yunan kültüründen etkilendiği de tarihi bir gerçektir.
Görkemli yapıları, bilim ve felsefe adamları, maddi gelişmişlik düzeyi yanında Yunan medeniyetinin insanlık için ideal bir düzen ve toplum yarattığını söylememiz pek mümkün değildir. Yaygın ve kurumsal kölelik düzeni, olağanlaşmış homoseksüellik, sıradanlaşmış fahişelik sadece insanlarla sınırlı kalmamış, çok sayıdaki tanrılara sahip dinlerine de karışmıştır. Eski Yunan medeniyetinde insanların ve tanrıların benzer ahlak ve davranışları, daha doğru bir deyişle ahlaksızlıkları bu medeniyetin zayıf noktaları olmuş ve sonunda yıkılmalarının da nedeni olmuştur.
Batı medeniyetine temel oluşturan ikinci medeniyet Roma medeniyetidir. Sosyal yapı ve hukuk düzenine bir göz attığımızda Romalıların yazılı kanunlara ilk defa 450 yıllarında 12 levha kanunları ile kavuştuğunu görürüz. Bu kanunlar 12 taş levha üzerine yazılmış olduklarından bu isimle anılmışlardır. Ancak bu kanunlar çok yetersiz ve kaba kanunlardı. Mesela bu kanunlara göre borçlu verilen mühlete rağmen borcunu ödeyemezse, alacaklı veya alacaklılar onu kayışlarla veya onbeş okka ağırlığında demirlerle bağlarlar ve satışa çıkarırlar. Alacaklılar isterlerse borçluyu parçalara ayırıp bölüşürlerdi. Bu acayip ve yetersiz kanunlar Doğu Roma imparatoru Justinianus zamanında yeniden ele alınıp düzenlenmiş ve “Codex” adı ile 534 yılında de uygulamaya konulmuştur. Toplumsal ve ailesel duruma gelince, Roma hukukunda kadın hiçbir zaman hür değildi, ya babasının, ya kocasının emir ve kontrolu altında idi. Kocası ölünce oğlunun idaresine girerdi. Çocuklar da babalarının malı gibiydiler babaları onları atmak veya satmakta tam bir özgürlüğe sahiptiler.
Ceza muhakemeleri usulu de çok acımasızdı, bir kişinin ihbarı ile tutuklanan zanlı suçu ispat edilemezse itiraf etmesi istenir, etmezse edinceye kadar işkenceye tabi tutulurdu. Bu usül Avrupa’da 19. yüzyıla kadar devam etmiştir. Çok çeşitli işkence ve cezalardan bazıları asılarak idam, diri diri yakılmak, bilek ve kulak kesilmesi, kırbaçlanmak ve daha bir sürü insan hayal gücünü zorlayan eziyetlerdi... Bunların halka açık gösteriler şeklinde olması ve halkın da bunları severek izlemesi çok olağandı. Esas olarak Romalıların şehirli olanları vatandaşlık haklarından faydalanma hakkına sahiptiler. Köylüler onların haklarından istifade edemezlerdi. Şehirliler de asiller, şövalyeler, plepler ve azat edilmiş köleler gibi çeşitli sınıflara ayrılmışlardı.
Bu çağlarda şanlı İslam Peygamberi tüm insanlığa olağan üstü gayret ve fedakarlıklarla ilahi mesajı ulaştırmakla kalmamış bizzat şahsında mükemmel insanın ne olduğunu göstermiş ve ahlak konusunda son noktayı koymuştu. Kurmayı başardığı İslam düzeni değil o zamanların günümüzün bile ulaşamadığı bir düzen oldu. İslamda insanların tek bir atadan gelen kardeşler oldukları, ve insan olarak eşit doğduğu, renk, ırk vb gibi sebeblerle kimsenin kimseden üstün ve ayrıcalıklı olmadığı, üstünlüğün ancak ahlak ve Tek olan Allah’a karşı duyulan saygıya bağlı olduğu ilan ediliyordu. İnsanlığın yüz karası olan çeşitli sahte tanrılar olan putlar kırılıp yok edilmişti. Böylece insanların çeşitli putlar ve tanrılaştırılan bazı insanlar yerine herkesin ve herşeyin yaratıcısı olan Allah’a kulluk etmeleri, bu şekilde aralarında tam bir barış ve sevgi atmosferi oluşturulması hedeflenmişti. Adalet ile bakabilen batılı aydınlar İslam gerçeğini anlatmaya çalışmışlar, ancak seslerini duyurabilmede yeterince başarılı olamamışlardır.
Alphonse Lamartine, “Türkiye Tarihi” adlı eserinde şöyle yazar:
“İnsan hiçbir zaman İslamiyetten daha ulvi bir gayeyi gerçekleştirmeye teşebbüs etmedi. Bu gaye ulvi idi. Çünkü insan üstü bir gaye idi. Yaratan ile yaratılan arasına giren hurafeleri yıkmak, Allah’ı insana ve insanı Allah’a kavuşturmak, putperestliğin maddi ve çirkin tanrılarının yarattığı karmaşa içinde akla uygun ve kutsal uluhiyet fikrini tesis etmek...
Hiçbir insan dünyanın hiçbir devrinde az bir zaman içinde, bu kadar muazzam ve ayakta kalan bir inkılap yapamadı. İslamiyetin zuhurundan iki asır sonra, yeni bir iman ve aşk ile silahlanmış müslümanlar, bütün dünya üzerinde hakimiyetlerini kurdular. Bu iki asır içerisinde İran’ı, Maveraünnehri, Mısır’ı, batı Hindistan’ı, Suriye’yi, Habeşistanı, Kuzey Afrika’nın bilinen yerlerini, Akdeniz’in birçok adalarını, İspanya’yı, Fransa’nın bir kısmını fethettiler.
Eğer gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve sonucun göz kamaştırıcı büyüklüğü insan dehasının üç ölçüsü ise, tarihin herhangi bir büyük şahsiyetini, Hz. Muhammed’i bir insan olarak kıyaslamaya kim cesaret edebilir? O şahsiyetlerin en ünlüleri bile, ordularını harekete geçirip birşeyler başarmışlarsa ancak maddi güç ile başarmışlardır. Başardıkları ise kendileri daha hayatta iken yıkılıp gitti. Halbuki Hz. Muhammed’in orduları, hukuk sistemlerini, imparatorlukları, ulusları, hanedanları ve yeryüzünde insanların yaşadığı kısımlarının üçte biri üzerinde milyonlarca insanı harekete geçirmekle kalmadı, ayni zamanda fikirleri, inançları ve ruhları değiştirdi. Her kelimesi kanun olan bir kitap etrafına, her ırktan ve dilden milletleri topladı ve bunları İslamiyet aşkı ile birbirlerine perçinleyip manevi bir millet meydana getirdi ve bu müslüman milletinin kalbine, silinmez bir özellik olarak, yalancı ilahlara karşı, nefret ile tek ve maddi olmayan Allah’a imanı koydu. Hakim, hatip, peygamber, kanun koyucu, kumandan, fikirler ve gönüller fatihi, akla uygun nasların ve resim ve heykellere muhtaç olmayan ibadetlerin öğreticisi, sayısız dünya imparatorluklarının yanında bir de manevi İslam imparatorluğunun kurucusu, işte Hz. Muhammed! İnsan büyüklüğünü ölçen ölçüler üzerinden bakılınca, hangi bir büyük insan Hz. Muhammed’den büyük olmuştur.”
Allah-ü Teala Kur’an-ı Kerimde son peygamber Hz. Muhammed için “Muhakkak ki sen çok büyük bir ahlak üzeresin” diyordu. Gerçekten de o ümmi peygamber geçmiş ve gelecek insanlar içinde ahlak ve kişilik özellikleri olarak erişilmesi mümkün olmayan bir konumdaydı.
Bir keresinde Resulullah’a o mevsimin ilk hurmaları getirilir, ikram edilir. O sorar: “ İdarem altındaki halkım böyle hurma yiyebiliyormu şu an?” hayır ya Resulullah denilince: “Götürün bunları çocuklara verin, ben ümmetimin yemediğini yemem, giymediğini giymem.” Buyurdular. Hazreti resul bir keresinde zekat dağıtır ve elindekilerin hepsini tüketir. Ama o anda gelen biri çok ihtiyaçlı olduğunu ifade ile yardım talep eder. Resulullah ona şöyle buyurur: “ Şehre git, ihtiyacın olan malları al, mal senin, borç benimdir.”
İslamın altın çağı olan dört halife devri de birbirinden güzel ahlak örnekleri ile hala anılmaktadır. Halife olan Hz. Ali Sıffin savaşına giderken yolculuk esnasında zırhını düşürür...Kayıp olduğu sanılan zırhı, bir yahudi bulmuş ve sahiplenmiştir...Hz Ai, Zırhı iade etmeyen yahudiyi kadıya şıkayet eder, Kadı Süreyh, Hz Alinin oğlu ve hizmetçisinin şahitliğini yakınları oldukları gerekçesiyle kabul etmemiş ve Yahudiyi suçsuz bulmuş, Hz Ali davayı kaybetmişti. Kadının bir yahudi karşısında Halife Hz. Ali’ye bile ayrıcalık yapmadığını gören yahudi bu adalet anlayışı karşısında daha fazla dayanamaz ve müslüman olur...
Romadan sonraki dönemlerde Avrupada benzeri uygulamalar yüzyıllarca devam edip gitmiştir.Kıralların ve asiller sınıfının kanunsuz ve keyfi kararlarıyla binlerce insan mahkemesiz idam edilmiş, mallarına el konulmuş, büyücülük suçlamaları ile insanlar yakılmıştı. İngilterede İrlandalılara akıl almaz baskı ve hakaretler uygulanıyor, serseri ve dilencileri ihbar edenlere onları iki seneliğine köle olarak kullanma hakkı veriliyordu.1558 de ölen kraliçe Maria’nın beş yıllık saltanatında 285 adam diri diri yakılmıştı. Bunların arasında piskoposlar, papazlar, kadınlar ve çocuklar vardı. Bu sıralarda müslüman Osmanlı devletinde bambaşka bir hukuk düzeni hüküm sürmekteydi. Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed haksızlığa uğradığını iddia eden ve kendisini şikayet eden hristiyan mimar karşısında kadı tarafından suçlu bulunuyor ve kısas ile cezalandırılması kararı alınınca ancak şikayetçinin şikayetini geri alması sonunda cezadan kurtulabiliyor. Böyle bir olaya batıda hiç rastlanmışmıdır? Zaten islam geldiğinden beri tüm alışılmış haksızlıkları kaldırmış, kanunlar herkes için ayrım yapılmadan uygulanır olmuşlardı. Bir keresinde İslam peygamberi; “ Kızım bile olsa ayni cezayı uygulardım” diye İslamın eşitlik ilkesini ortaya koymuştur.
İslam tarihi ahlak, fazilet, adalet merhamet, dürüstlük konularında sayısız güzel örnek insan ve davranışlarla doludur. Öyle ki günümüz insanları bütün maddi refah ve zenginliklerine ve sözde eğitimlerine rağmen ne yazık ki asla böyle karakter yapısı ve davranış güzellikleri sergileyememektedirler. Aksine medyada hergün, maddi çıkar veya maddi zevk amaçlı suçlar, ahlaksızlıklar, ihanetler, rüşvetçilikler, görevi kötüye kullanmalar ve daha bir sürü insanlık şeref ve haysiyetine sığmayan olaylarla karşılaşıyoruz ve bu olaylar gün geçtikçe azalacağına artmaktadır. Bu ne garip bir tezattır ki yerlere göklere sığdırılamayan medeniyet ilerledikçe insanlığı mutluluk yerine içinden çıkılamayan bir mutsuzluk girdabına sürüklemektedir.
İnsanlık bugün İslam kültür ve medeniyetine ne kadar muhtaçtır, toplum bir zamanların o örnek şahsiyetlerine karşı ne kadar özlemle doludur!... Tüm dünyayı saran gayesiz ve anlamsız yaşam, insanın insana karşı maddi üstünlük savaşı, “Ben her şeyden önemliyim ve herkesten önce gelirim” felsefesi, amansız üretim ve tüketim yarışı “mutluluk” serabı gören ama bir türlü mutluluğa ulaşamayan insanlık, taptığı teknoloji sayesinde elde ettiği silahlarla dünya nüfusunun yirmi katını bir anda yok edecek duruma geldiğinin farkına varabilmek için geç bile kalmıştır. Timur’un İsfahan’ı ele geçirdikten sonra insan kellelerinden küçük bir tepe oluşturmasını haklı olarak barbarlık olarak nitelendiren Batılılar, “Keşifler, medeniyet ve demokrasi götürme” adı altında kendi yaptıkları katliamlarda milyonlarca kızılderiliyi, Afrikalıyı ve Hiroşima’ya attıkları atom bombasıyla öldürdükleri insanları gözden kaçırmaya çalışmaktadırlar. Elbette amacımız tüm batılıların veya batının insanlıktan uzak ve kötü olduğunu iddia etmek değildir. Ancak insanların sadece maddi hedefler edinmesinin nelere sebeb olduğunu ve olacağını ortaya koymaktır. İnsanlık, İslama dönebildiği takdirde aslında gerçek insanlığa dönmüş olabilecektir. İnsanlık ve medeniyet, maddi refah, teknoloji ve benzeri şeylerden çok insanların birbirini sevme ve saymaları, kardeş olmaları,yardımlaşmaları gibi şeyler olmalıdır. Bu şekilde İslamın hüküm sürdüğü zamanlardaki bireysel, toplumsal huzur ve mutluluğu yeniden yaşayabilecek, yeniden bir zamanların üstün kişilik sahibi idarecilerini yetiştirebilecektir. Şu anda hayal bile edemediğimiz öyle olaylar yaşanmıştı ki benzerlerine zamanımızda gelişmiş batı ülkelerinde bile rastlanamamaktadır.
Halife Ömer döneminde kıtlık olur....Sahabeden Eslem: " Kıtlık biraz daha devam etseydi yoksullardan önce Hz. Ömer ölebilirdi. Çünkü halktan çok Ömer yokluğu yaşıyordu ." demektedir .
Hz. Ömer döneminde Halife olan Ömer, gece teftişlerinin birinde fakir bir adamın çocuğu olmak üzere olduğunu fark eder. Hemen hanımının yanına döner " Yoksul bir adamın yeni doğum yapmış hanımına neler lazım gelir, sen bilirsin " der, ihtiyaçları sırtına çuvalla alır ve hanımı ile fakir adamın yardımına koşarlar. Çocuk doğar, Hz. Ömer'in hanımı dışarıya seslenir" Ey Mü'minlerin emiri çocuk sağlıklı, merak edecek bir şey yok" fakir adam yanındaki kişinin halife olduğunu anlayınca ayağa kalkmak ister : "Hiç ayağa kalkmana gerek yok, Yöneticinin görevi ihtiyaç sahiplerini tespit edip yardımlarına koşmaktır. Ben görevimi yaptım, geç kalmışsam Allah beni af etsin ." buyurur. Ve ilave eder : "Yoksula yardım, devletin görevidir."
Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de: "Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazar... Ve bu kese üç ay kadar o ağaçta asılı kalır...
Bu yazımızda İslamın sadece manevi medeniyetine ait birkaç örnek vermekle yetindik. İslam dışı medeniyet ve sistemlerin geçmişte ve günümüzde de olduğu gibi gelecekte de insanlığın problemlerine mükemmel çözümler bulması beklenemez. Bu , öncelikle insanın ne olduğunun yanlış değerlendirilmesi ve onu sadece maddi boyutu ile ele alınması ile ilgili yanlışın doğal sonucudur. Medeniyet olarak insanlığa sunulan “İnsan hakları, demokrasi, kadın hakları, çocuk hakları, anneler günü” ve daha birçok üstü yaldızlı içi boş kavramlar asla iddia ettiklerini gerçekleştirme derdinde olmayıp sadece öyle olduklarına inandırma çabasından ibaret kavramlardır. Gerçekte ne toplum kendi kendini yönetmekte, ne kadınlara saygı gösterilmekte, ne insanlara insan gibi yaşama ve düşünme hakkı tanınmaktadır. Bu sözde medeniyette ne yazık ki asla “Allah hakkından” bahsedilmemektedir . Yaratılmışların o kadar “Sahte hakkı” vardır ki onlardan “Yaratanın haklarına” sıra gelmemektedir. İnsanın ruhu ve ruhun ihtiyaçları, madde ötesi yaşamda bizleri bekleyenler ve ona hazırlanmak için bu dünyadan başka eğitim yeri olmadığı ısrarla gözlerden kaçırılmaya çalışılmaktadır. Ruhu sıkılanlara hemen bir maddi zevk sunulmakta, yetmezse bir içki, bir uyuşturucu tedavisine geçilmektedir.
“Tek hedefleri madde olmak” durumuna getirilen sürüleştirilmiş insanlar bu maddeyi elde etmek için sürekli çalıştırılmakta bu sayede elit bir küçük zümre maddi refahın zirveleri için yarışmaktadır. Sürüleştirilmiş insanlar daha çok tüketmek için daha çok çalışmak zorunda kalmakta, bu şekilde , bir yere bağlanarak önüne yiyecek konup bir yandan da sürekli sağılan süt inekleri durumuna mahkum edilmektedirler. İşte günümüzün maddi medeniyetinin özü... Tabii ahırlar da sürekli modernleşmektedir. Hatta zaman zaman ineklere tv. izlettirilmekte , kulaklarına kulaklık takılıp müzik dinlettirilmekte, isyan edecek gibi olduklarında ise biraz içki ikram edilmektedir. Yeter ki sağılmakta ve oyalanmakta olduklarının farkına varmasınlar ve ömürlerini bu “Refah ve medeniyet” içinde tüketsinler...
İnandıkları gibi yaşamayan insanlar bir süre sonra yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Onun için din ve aksiyon birbirinden ayrılmamalıdır. Bugün İslamın, İslam dışı çevrelere karşı büyük bir sorumluluğu vardır. İslamı temsil etmek durumunda olanlar gerçekten İslamı doğru olarak öğrenmek ve yaşamak zorundadırlar. Çünkü İslama dışarıdan bakanlar İslam hakkındaki fikirlerini müslümanları inceleyerek oluştururlar. Müslümanın yaptığı yanlışlar sadece kendisine zarar vermekle kalmaz, buna ek olarak temsil ettiği islamın da güzelliğine gölge düşürür. Kişinin büyüklüğü gayesinin büyüklüğü kadardır...
|
|
|