titles ana sayfa yazi disizi makaleler diger bilgiler iletisim




 

Bölüm-13   

DEMOKRASİ VE İSLAM

 

Demokrasi günümüzde çağdaş toplum yönetiminden bahsedildiğinde “Olmazsa olmaz!” derecesinde vazgeçilmez kavramlar arasında ön sıralarda yer alır. Hatta belki birinci sırada yer alır desek daha doğru olur. Bugün demokrasi denildiğinde kimse eski Yunan medeniyetindeki demokrasiyi kastetmemektedir. Demokrasi kısaca halkın kendi kendini yönetmesi veya, kendisini yönetecek olanları seçerek dolaylı olarak kendi kendisini yönetmesi anlamına gelir. Demokrasi bugün insanlık için öngörülen en güzel yönetim biçimi olarak algılanmaktadır. Ancak biraz incelenip düşünüldüğünde demokrasinin maskelenmiş oligarşi olduğu kolayca anlaşılır. Batılı gelişmiş ülkeler demokrasileriyle övünür ve bunu tüm dünya ülkelerinin mutluluğunun bir şartı olarak kendilerinin dışındaki ülkelere de kabul ettirmek için ellerinden gelen çabayı gösterirler. Bu, belki batı dünyasının yaşadığı iki dünya savaşının despot ve halkın fikrine gerek duymayan liderler tarafından çıkarıldığı kanaati ile veya insan aklının her problemi çözebileceği inancı ile insanların her zaman doğru kararlar vereceği varsayılarak ulaşılan bir sonuçtur.

 

Ancak  günümüzdeki her cilalı kavram gibi demokrasi kavramı da eleştirilemez veya her şeyiyle tamam bir düzen anlamına gelmez. Batılılar her nedense maddi çıkarları söz konusu olduğunda bazı petrol veya maden zengini ülkelerdeki demokrasi dışı rejimlerle gayet kolay bir şekilde dostça ilişkiler içinde olabilmekte ve kendi halklarının perişanlığına aldırmadan idarecilerin süper lüks bir hayat süren idarecilerine hiç mi hiç demokrasiden bahsetme gereğini duymamaktadırlar. İşte burada gerçekte batının maddi çıkar dışında bir endişe taşımadığını, savunduğu tüm yaldızlı çağdaş değerleri hep bir “Kılıf, bir maske” olarak kullandığını farkederiz. Çünkü 21. yüzyılın batı medeniyeti çok tanrılı bir medeniyet olup, bu tanrıların başında “ para” gelmektedir.

Demokrasi dediğimiz sistemin esası, belirli bir yaşa gelmiş insanların belirli bir akıl-olgunluk yaşına ulaşmış oldukları varsayımından hareketle “seçmen”olması ve kendilerini yönetecek olan siyasi partilere oy vermesidir. Bu şekilde halk bir partiyi devleti çalıştırıp halkı yönetmek üzere seçer ve bu da halkın çoğunluğunun gerçek iradesinin ortaya konulması demektir. Halkı meydana getiren bireylerin akıllı ve bilgili olmalarının tek ölçüsü yaş mıdır acaba? Meşhur bir hikaye vardır; Kırk kişinin aklını bir çuvala koymuşlar, sonra onları bir masanın üstüne dökmüşler, herkes bir tane akıl seçsin demişler de herkes gene kendi aklını seçip almış. Yani kimse kimsenin aklının kendininkinden daha üstün olduğunu kabul etmemiş. Acaba kim diyebilir ki tüm insanların akıl kapasiteleri, eğitim ve bilgi düzeyleri, tercihlerini kesinlikle etkileyecek olan yaşam ve çevre şartları, ekonomik durumları yüzde yüz aynidir? Bu daha meselenin tamamı değildir. Günümüz dünyasında maddi çıkarların adeta bir tanrı gibi herkesi ve her davranışı kendine kul veya köle yaptığı bir ortamda hangi siyasi parti sadece vatandaşın mutluluğunu düşünecek, hangi politikacı vatandaşa sadece doğruları söyleyecek, hangi medya sadece ülkenin ve vatandaşların hizmetinde olacaktır? Halk oy verirken yalan bilgilerle nasıl doğru bir seçim yapabilecektir?  Kim kendi ve grubunun çıkarına boşverip ülke çıkarı doğrultusunda oy verebilecektir? Partilerin iktidara gelebilmek için her yalanı söylemeyi ve bu şekilde halkı kandırıp seçimi kazanmayı meşru ve cezası olmayan bir yöntem olarak kullanmaları olağanlaşmış bir durum iken, böyle partiler bir daha iktidara gelemez demek ne kadar gerçekçidir? Günümüz medeniyeti bir “Sağ gösterip sol vurma” medeniyetidir. Siyasiler inandıklarını değil, bizleri inandırmak istediklerini söylerler. Halkı ikna etmek için yaptıklarını- medya ve propagandalar ile- halka farklı gösterebilme gücüne sahiptirler. Muhalefete gelince, “İktidar o olmasın ben olayım”, “ Önemli olan ülke çıkarı değil parti çıkarıdır”, “İktidarın her yaptığı yanlıştır, yaptığı hiçbir iş güzel ve doğru değildir” gibi sarsılmaz stratejilere bağlı kalınarak yapılan muhalefetin ülkeye verebileceği faydanın ne kadar “mütevazi” olduğunu söylemeye bile gerek var mı? İktidarı ile, muhalefeti ile, halkı ile herkesin ve her kesimin kendi şahsi maddi çıkarının peşinde olduğu bir sözde medeniyette, demokraside bir güzellik, bir üstünlük, bir şeref bulmak ve iddia etmek mümkün değildir.

 

Peki, ne yapalım, demokrasiden vazgeçip başka bir sistem mesela padişahlığa mı dönelim, çözüm bu mu?  Hayır, tabii ki tarihi bu şekilde geri çevirmemiz olamaz. Biz günümüze uygun ve ayni zamanda insana daha  güzel ve iyi bir yönetim şekli bulmalıyız. Mesela varsayalım ki Hindistanın bir küçük köyünde insanlar kirli ve zararlı bir ırmak suyu kullanıyorlar. Kanalizasyon sistemi yok, yukarı kısmında bazı insanlar yıkanıyor, çamaşır yıkıyor, aşağı kısımda ise ayni su testilere doldurulup evlere götürülüyor, içiliyor veya temizlikte kullanılıyor. Bu durumda yapılması gereken su kullanımını tamamen yasaklamak ve insanları susuz yaşamaya zorlamak mı olacak? Elbette hayır, bu durumda insanları eğitmek, bilinçlendirmek ve içme sularını kirletmemelerini sağlamaktır. Onlar için önceleri normal sayılan davranış ve alışkanlıklarının aslında sağlıkları için çok sakıncalı ve tehlikeli olduğunu, kendilerini bazı konularda düzeltirlerse gene kendileri için daha iyi bir yaşama kavuşmalarının mümkün olduğunu onlara anlatmak gerektir. Çare iktidarı meşrulaştırmak için sözde demokrasi ve halk egemenliği iddiası ile ve ne yazık ki halkı bu işte sadece figüran olarak kullanmak değildir. Meşru ve haklı iktidar, hakka ve hakikata dayanan, tüm insanlığı bir ailenin bireyleri olarak gören ve sadece onların mutluluğunu hedefleyen iktidardır. Sınırları belli, dayanağı belli, temel kanunları belli bir temel üzerinde, eğitilmiş ve bilinçlendirilmiş  halkın seçim yaparken görevi sadece ehline vermesinin bir vazgeçilmez ve terkedildiği takdirde bunun  cezasından kurtulmanın imkansız olduğu inancıyla donatılmış insanlardan oluşan bir toplumda ideal demokrasizen söz edebiliriz. Sınırlardan, haktan söz ettiğimiz zaman insanın mutlak özgürlüğünü ve aklının en yüce değer olduğunu sanan bazı kimseler rahatsız olacaklardır. Ama unutulmamalıdır ki bireylerin mutlak özgürlüğü toplumun intiharı anlamına gelir. Bugün toplumlar için kendilerinden az veya çok uzun bir sure önce yapılan anayasalar nasıl ki bağlayıcıdır ve bu anayasalar gene kendileri gibi sınırlı bilgi ve akıl sahibi kişiler tarafından yapılmışlardır, elbette evrensel ve mutlak değerlerden meydana gelmiş bir anayasa demek olan ilahi mesaj ( Kur’an-ı Kerim) de toplum için bireylerin ortak kabulu ile tartışılmayan bir insan üstü temel oluşturabilir. Bu şekilde toplumdaki bireylerin sayısınca olması muhtemel değişik görüş, tercih ve çatışma yerine ana konularda ayni esaslara inanan ve kabul eden bireylerin hedeflerin gerçekleşmesinde ortaya çıkabilecek farklı görüş ve yöntemler arasında bir seçim veya tercih ile çoğunluğun arzusu üzere bir demokratik sonuca ulaşmaları partiler arası şiddetli çatışmalar ile toplumun değişik kamplara ayrılması , bireyler ve gruplar arasına düşmanlığa varan ayrılıkların oluşmasından şüphesiz çok daha iyi ve yararlıdır. Dini kuralları değişmez oldukları için reddedenlere hatırlatırız ki bugün bazı ülkelerde uzun sure önce o zamanki bilim düzeyi ve şartlara göre yazılmış anayasaların bazı maddelerinin değiştirilmesi teklif dahi edilemezdir ve yasaklanmıştır. Mesela bin yıl önce  bile olsa, ataları tarafından yapılmış bir anayasa bugün , yani bin yıl sonra değiştirilemez kabul edilmektedir. Ama herşeyin yaratıcısı tarafından yarattıklarına tavsiye edilen anayasa, ayni insanlarca değiştirilemez olduğu için reddedilmektedir. Eğer reddedilmeseydi bu temel üzere işleyen bir demokraside toplumun durumu nasıl olurdu? Biraz buna bakalım;

 

İslamda toplumsal yaşam nasıl olur, nasıl düzenlenir, neden yaşamakta olduğumuz sistemden daha çok insan onuruna uygundur? İlk olarak İslam bir ölçü ve kurallar sistemidir. Bu kurallar sonradan bozulmamış insan doğasına tam anlamıyla uygundur. İslamda insan öyle bir varlıktır ki Yaratılmış ve diğer varlıklarla birlikte yaratılmışlar dünyasının bir bireyidir. Bu yaratılmışlar aleminin bir bireyi olmak insanda bir aidiyet duygusu oluşturmakta bu ise insan hayatına bir anlam ve güven duygusu kazandırmaktadır. Bütün insanlar doğuştan kardeştirler, hiçbir ırkın başka  doğal olarak bir üstünlüğü yoktur. Hiçbir insanın ortak yaratıcısına duyduğu saygının büyüklüğünden başka bir üstünlüğü yoktur, ne zenginlik, ne soy, ne güzellik ne de başka bir şey insanın birbirine üstünlük taslamasının ve onu baskısı altına almasının gerekçesi olamaz. Her birey birbirine sevgi, saygı, şefkat, hoşgörü, affedicilik, yardımlaşma vb. gibi güzelliklerle bağlıdır. Birinin derdi tümünün derdi, birinin ızdırabı tümünün ızdırabı, bir açken diğeri tok olmayı kendine yakıştırmayan, kendine layık gördüğü bir iyiliği diğerlerine de layık gören, yalan söylemeyen, birbirini kandırmayan, birbirinin namusunu ve şerefini kendi namus ve şerefi kadar değerli gören, elindeki mal ve parada bunlara sahip olamayanların da bir hakkı olduğunun bilincinde olan, çalışkan, temiz, sözü ve bakışı ile bile toplumun diğer bireylerine üzüntü ve sıkıntı vermeyen insanların toplumu ve bunların ortak işlerini danışma ve seçimlerle yapmaları, sadece hizmet için toplum yönetimine talip olanların demokrasisi mi daha güzeldir, yoksa şimdi içinde yaşamakta olduğumuz “Sözde” demokrasi ve toplumsal düzen mi güzeldir? Pratikte günümüz demokrasisinde İslamın dört halife devrindeki gibi halkın başındakilerden direkt olarak hesap sorabileceği ve bu sorgudan dolayı suçlanmayacağı ve alçak gönüllülükle sorusuna cevap alacağı bir  örnek varmıdır?

 Bie keresinde Halife  Hz. Ömer camide halka hitap ederken “Ey mü’minler! Dinleyin ve itaat edin” der. Halkın arasından biri: “ Ne dinleriz, ne de itaat ederiz, sen önce üzerine giydiğin elbisenin hesabını ver. Halka eşit olarak dağıttığın o kumaştan senin gibi uzun boylu birine tam bir elbise nasıl çıktı? Bizlerin hiçbirine o kadar yeterli miktarda kumaş verilmemişti” vb. sözlerle şikayet ve şüphesini dile getirir. Halife Ömer halk arasında bulunan oğluna seslenir: “Gel oğlum, onlara anlat...” Oğlu şöyle açıklar durumu: “ O kumaştan bana düşen payımı yani  bana verilen kumaşı ben babam tam bir elbise yapabilsin ve devlet başkanımız yabancı elçiler yanında mahcup olmasın diye babama vermiştim.” Bunun üzerine şikayetçi olan adam: “Şimdi  seni hem dinler, hem de itaat ederiz” der...

Yaratandan kaçarak kavuşulacak bir gerçek mutluluk ve güzellik olmamıştır ve olmayacaktır.

Yaratıcımızın gönderdiği ilahi mesajların tek orjinal ve bozulmamış olanı İslam halkın hayatından uzaklaştırıldıkça onun yerini ayrışma, kaos, didişme ve hüsran alır.  Hristiyan dünyası kendi bozuk ve uydurulmuş dinlerini terkedip akıl yolunu seçmekle rönesansı gerçekleştirmiş ve maddi kalkınmasını sağlamıştır. Bu onların yanlıştan dönmelerinin sonucu idi. Biz ise doğru ve güzel dinimizi hayatımızda değerli bir şekilde koruyup ona uydukça üstün bir durumdaydık. Ancak bu doğru ve güzel ilahi mesajı bir yana bırakıp kendimizce başka yollar aramaya başladığımızda diğer milletlere karşı önce güçsüzleştik, sonra  zavallı ve aşağılanan bir duruma düştük. Bu dinimizin hak, özendiğimiz hristiyanlığın ise batıl olduğunun çok açık bir delilidir...

 Sonuç olarak demokrasi bir amaç değil, insanların birlikte yaşarlarken mutluluğa ulaşabilmelerinin bir vasıtasıdır. Çoğu zaman yapıldığı gibi amaç ve araç birbirine karıştırıldığında “İnsan” ve onun onur ve şerefi bir başka insan tarafından yok edilmekte, kafalar karışmakta, toplu yaşam bir kavga ve ızdıraba dönüşmektedir. Ayni şekilde dünya hayatını bir araç değil de bir amaç olarak kabul eden tüm sistemler baştan hatalı ve eksiktirler. İslam dünyaya hükmetmemizi hedefler, ona mahkum olmamızı kabul etmez.