Bölüm-14
İSLAM VE AHLAK
İslamda ahlak kavramına bakışın nasıl olduğu ve bu kavramın İslam için ne kadar önemli olduğu konusuna geçmeden önce bu konuyu genel anlamda ele almamız gerekmektedir.
Ahlak, yaşadığımız maddi eksenli dünyanın ne yazık ki modası geçmeye yüz tutmuş eski bir değeridir. Sadece madde açısından ele alınan birçok kavram gibi ahlak da artık geçer akçe sayılmamaktadır. Artık kadının iffeti, erkeğin namusu ile ilgilenilmemektedir. Kadınlar için güzellik yarışmaları düzenlenmekte, kazananlar ödüllendirilmekte ama asla en iffeti kadın, en iyi anne, en vefakar eş için kimse ne kafa yormakta ve ne de onlar bir toplumsal iltifata layık bulunulmaktadır. Kimse bu yıl vazifesini en iyi bir şekilde yapan ve halka en iyi hizmeti yapan kamu görevlisi konusunda bir ödül bir övgü duymamakta, kimse en dürüst esnaf için bir teşvik sözü işitmemektedir. Hiç “Yılın en merhametli insanı” ünvanının birisi için kullanıldığını duydunuz mu? Bütün övgü , sevgi ve hayranlığı, nereden ve nasıl olursa olsun çok para kazanan, kumar veya fuhuş sektöründen bile olsa en çok vergiyi veren hak etmekte onlara ödüller verilmektedir. İnsanın “İnsan”lığı değil ne kadar hızlı koştuğu, ne kadar ağırlık kaldırabildiği, rakibini en çok kimin nakavt ettiği, futbolcunun en çok hangisinin gol attığı, en iyi kimin dans ettiği, en güzel kimin buzda kaydığı ve daha aklınıza gelebilecek toplumun zayıf ve güçlü kesimleri arasında yardımlaşmaya, sevgiye hiçbir katkısı olmayan konularda ve en iyilerin maddi ve manevi ödüllendirildiği, özendirildiği bir sosyal ortam içinde bulunuyoruz. Biz herşeye rağmen ahlakın en azından bir “tarihi eser” olsun sayılabileceği gerçeğinden hareketle bu kavramı araştırmaya ve bulmaya gayret edeceğiz.
Ahlak nedir? Bu soruya çeşitli felsefeciler tarafından verilen çeşitli cevaplar olmuştur. Bu cevaplar, cevap verenin kendi ahlak anlayışını açıklar bir mahiyette olması olağandır ve gerçekten de bu cevaplar çok ilginç olabilmektedir.Herşeyden önce çoğunluk tarafından iyi görülen veya kötü görülen olmak üzere iki tür ahlaktan bahsedebilirsek de, genelde ahlak deyince iyi ahlaktan söz etmiş oluruz. Örneğin bir kimse için “çok ahlaklı” deyince onun güzel ahlak sahibi olduğunu söylemiş oluruz. Acaba tüm insanlıkça benimsenebilecek bir ahlak anlayışı olabilir mi? Bu konuda felsefeciler ikiye bölünmüş durumdadır. Bu iki grup da kendi aralarında değişik iddialara sahiptirler. Evrensel ahlaka inanmayan bazı felsefecilere göre ahlak kavramı çeşitlidir. İşte bazı örnekler:
Hedonizm( Haz ahlakı): Aristippos der ki: “haz veren şey iyidir, vermeyen kötüdür.”
Her kişinin hazzı kendine göredir, evrensel ahlak yoktur.
Fayda ahlakı: Bana göre faydalı olan iyidir, herkesin kendine faydalı olan şeyi farklıdır,genel ve evrensel ahlak olamaz.
Bencillik( Egoizm) ahlakı: Önemli olan bireyin kendi çıkarıdır, toplumun değil. Öyleyse evrensel ahlak yoktur.
Hobbes’e göre insanda temel duygu kendini koruma duygusudur, bu duygu evrensel ahlak kavramı ile bağdaşmaz ve böyle bir ahlak mümkün değildir.
Anarşizm: Max Stiner’a göre devlet dahil tüm baskıcı toplumsal kurumların yıkılması gerekir, evrensel ahlak diye bir şey yoktur. Tüm ahlaki değerler bir soyutlamadan ibarettir.
F. Nietzche: Tüm ahlaki değerler ortadan kaldırılmalıdır ki insan özgürleşşin ve güçlü olsun. Ahlak kuralları insanı pasifleştirir. İnsan doğası icabı güçlü olmalıdır. Ahlak kuralları toplumun zayıf ve güdülen kısmı içindir, iktidara layık olan kısım için ahlak değil güç önemli ve geçerlidir.
J.P.Sartre: İnsan kendi gelişimini kendi yapar ve sorumluluğu da kendine aittir. Evrensel bir ahlak yoktur.
Evrensel Ahlaka inanan felsefecilerden bazılarının görüşleri ise şöyle sıralanabilir:
Evrensel ahlak vardır ve bu insanın iç dünyasından gelen “ Doğru ol, iyi ol..” gibi duygulardan kaynaklanır.
Faydacılık: İnsan doğası gereği fayda ve mutluluk peşinde koşar. İnsanın toplum içinde yaşadığı için, onun mutluluğu ancak toplumun da mutlu olmasıyle mümkündür.Bundan dolayı öncelikle toplumun faydası ve mutluluğu göz önüne alınmalıdır. Bu şekilde bir evrensel ahlak vardır ve olmalıdır.
Yukarıdaki hangi ahlak anlayışı hem birey için hem de toplum için en uygun olabilir? Bu fikirlerin sahipleri olan anlı sanlı felsefecileri bir tarafa bırakacak olursak ,hepimizin anlayacağı bir tanımlama ile ahlak; “ Bireyin karşılaştığı değişik olay veya başka bireyler karşısında, özünde sahiplendiği ve kabul ettiği değer yargılarına bağlı olarak takındığı duygusal tavır ve sergilediği davranış biçimidir.” diyebiliriz. Bu tanımlamadan yola çıkacak olursak ahlakın insanın kendi hakkında ne düşündüğü ile veya başka bir deyişle kendinin ne olduğunu sandığı ile yakından bir ilgisi olduğu gerçeğine varırız. Eğer insan kendini “diğer vahşi hayvanlardan biri ama en akıllısı” olarak görürse diğer hemcinsleri gibi bencilce ve sınır tanımaz bir saldırganlıkla çıkarları için en uygun olanı elde etmek üzere bir davranış ve ahlakı benimsemesini yadırgamamak gerekecektir. Yok insan hayvandan öte bir varlıktır temelinden hareket edecek olursak biraz önce bahsi geçen ahlak ahlak değil bir “ ahlaksızlık” olacaktır.
Herkesçe bilinmektedir ki insanlarda maddi varlıkları ve “ego” ları yanında, bilinç, akıl , irade ve vicdan diye adlandırılan bazı özellikler vardır ki insan, davranışlarını bu özelliklerine bağlı olarak ortaya koyar. Yani eylem, bu iç özelliklerden karar çıktıktan sonra gerçekleşir. Dolayısıyle ahlak ile insanın bilinç düzeyi, akıl yapısı, irade gücü ve vicdan sağlığı doğrudan ilgilidir. İslam kişinin egosuna değil, özündeki bu erdemli manevi varlığına bağlı olarak bir davranış ve ahlak benimsemesine vurgu yapar. “Bununla beraber nefsimi (egomu) temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs aşırı şekilde kötülüğü emreder...” (Yusuf Suresi 53.) Maddi varlık, nefs veya ego insanın hayvani yönünü temsil eder, akıl, bilinç, irade ve vicdan vb değerler ise insanın hayvanlardan ayrıldığı manevi yönünü temsil eder. İslam dini insanın, insan yönünün hayvan yönüne üstün gelmesini ve bu şekilde bir “oto kontrol” mekanizmasına sahip olarak hem kişisel hem toplumsal huzura kavuşup dünyadaki hayatını sürdürmesini hedefler.
İslam peygamberi Hz Muhammed tüm insanların doğuştan bazı manevi gen şifrelerine sahip olarak yaratılmış olduğunu söyler: “ Her insan islam fıtratı üzerine doğar; dolayısıyla onu yahudi, hristiyan veya mecusi yapanlar anne ve babalarıdır.” Yani her insan özünde meta fizik gerçekleri anlayabilecek, hissedebilecek bir şekilde yaratılmıştır. İnsan doğuştan kalbinin derinliklerinde az veya çok Allah inancına sahiptir, eğitim ve çevre şartları bu inancın gelişmesine veya küllenmesine sebeb olabilir. Ayrıca insan özündeki vicdan terazisi ile yalancılığın, hırsızlığın, kabalığın, ikiyüzlülüğün ve daha birçok benzeri kötü ahlak özelliklerinin iyi şeyler olmadığını bilecek ve anlayacak yetenektedir. Bu ve benzeri davranışlarda bulunduğu zaman da vicdanı rahatsız olur, içten bir acı hisseder. Tabii vicdanı tamamen kirlenip kararmadığı sürece. Dindar olsun veya olmasın, kim bu ve benzeri kötü ahlak özelliklerini yüzü kızarmadan savunabilir? İslam kişilerin veya toplumların zaman zaman değişen zaaf veya çıkarlarına göre sahiplendikleri ahlak anlayışlarına değil bizzat tek yaratıcımız tarafından belirlenmiş değişmez ve yaratılışımıza uygun bir ahlak anlayışını savunur. Bu ahlak insandan insana, zamandan zamana değişmez. Nasıl ki insan herzaman oksijene, suya ihtiyaç duyar ve duyacaksa, islam dinindeki ahlak esasları da ayni derecede doğal ve vazgeçilmezdir.Doğuştan benliğimize yerleştirilmiş ve insandaki bu adeta, “manevi gen” gibi olan saf ve temiz özelliğin korunup geliştirilmesini hedefler: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” Hadis-i şerifi ile buna işaret edilmektedir. İslam, inananların akıl, bilinç, irade ve vicdan yapılarını önce saflaştırma, sonra da güçlendirmekle ilgili kurallar ve metodlardan bahseder. Bu şekilde manen güçlenen kişi madde ötesi gerçekliklerle yüzleştirilir. İslam peygamberi Hz. Muhammed’in hayatı güzel ahlak konusunda dünyada eşine rastlanmayan örneklerle doludur. Bizzat Kur’an-ı Kerim’de: “ Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzap21.) İslam kaynaklarında ahlak konusunda çok sayıda ifadeler bulunmaktadır.
İslamda ahlak, önce Yaradana karşı bir görev ve sorumluluk, sonra da O’nun yarattıklarına karşı bir görev ve sorumluluk konusu olarak değerlendirilir. İslamı yüce bir ağaca benzetecek olursak iman bu ağacın kökleri, ibadetler dalları, güzel ahlak ise meyveleri gibidir. Bunu biraz açıklamak amacıyla şu olayı anlatmamız yerinde olacaktır; Bir keresinde insanlar Hz. Muhammede bir kadın hakkında şöyle demişler: “ Bir kadın var, bütün gün ve gece devamlı namaz kılar, hergün oruç tutar , çok ibadet eder...Ancak komşularıyla iyi geçinmez, onları diliyle rahatsız eder, geçinilmez biridir.” Peygamber onlara şöyle dedi: “Onda hayır yoktur.” Yine başka bir kadıncağız hakkında peygambere dediler ki: “Bir kadın da var ki sadece farz olan namazları kılar, ama herkese güleryüzlü ve cömerttir, komşuları ile gayet iyi geçinir, onun için ne dersiniz?” Hz. Muhammed şöyle buyurdu: “ O, cennetliktir.”
İslam ahlakı tüm insanlık için, tümünün de yaratıcısı olan Allh’ın belirlediği ve razı olduğu bir ahlaktır ve bu açıdan elbette evrenseldir. İslam insanı, insanlık ailesinin bir bireyi olarak görür:
“ Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır”( Hucurat 13,)
Bu insana bir aidiyet bilinci kazandırır ve onun hayatına bir anlam kazandırır, onu belirsizlikten, tesadüfçülük uçurumundan kurtarır. Böylece insan ruhuna sonsuzluğun güven ve huzuru hakim olur. Diğer felsefe veya inanç sistemlerinden farklı olarak ve daha belirgin bir şekilde İslamda insan en önemli varlıktır, asla sadece canlılar aleminin herhangi bir üyesi değildir. İslamda inanan ve imanına bağlı olan insan yaratılmış en yüce varlıktır. Allah her şeyi insan için yaratılmıştır:
“Şüphesiz biz adem oğullarını (insanları) mükerrem (saygıdeğer ve şerefli) kıldık.” (İsra70.)
“ O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı...”( Bakara 29.)
İslam insana sonsuz bir hayat müjdeleyerek ona bir ümit kapısı açar, bu şekilde hayatın zorluklarını kolayca göğüslemesi konusunda onu güçlendirir:
“Onlar ki iman eder ve imanlarının gereği olarak hayırlı ve güzel işlerde bulunurlar, onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlanmıştır ve onlar orada sonsuz olarak kalacaklardır...”
İslam elde edilmeleri uğruna her türlü kötülüğün işlenebildiği geçici dünya malı ve zevklerine karşı insanı uyarır ve onu ölçülü ve insaflı olmaya davet eder:
“ Nefsani arzulara( bencilce ve bedeni), özellikle kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici yararlanma konularıdır. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.( Resulum) de ki: Size bunlardan daha hayırlısını bildireyim mi? Allah’tan sakınanlar için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, sonsuz kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.”( Bakara14. ve 15.)
İslam bireyleri, bencillikten toplumculuğa, karanlıktan aydınlığa yönlendirir onun bakışlarını hem kendi iç dünyasının, hem dış dünyasındaki sonsuzluğun ufuklarına çevirir. Bu şekilde mutlu ve huzurlu bireyler ve toplumlar hedefler. Gerçek bir mü’min o denli bir güven ve iman içindedir ki onu mutsuz etmeyi hiçbir insan ve maddi sebeb başaramaz . O kendini ana kucağındaki bir bebek gibi hisseder , çünkü o Rabbi iledir her an, O’na tam anlamıyle güvenir, O’na dayanır, ilhamlar alır, O’na yönelir, O’ndan ister, O’nu sever ve O’nun tarafından sevildiğini hisseder. Bu ideal ruh yapısına sahip mutlu kimse etrafına mutluluk saçar, iyilik saçar, sonsuz sevgi ve saygı ile bağlı olduğu Rabbinin diğer kullarını kendinden bile çok düşünür, kendinden çok onların iyiliğini ister:
“Kendisi için sevdiğini diğer bir mümin kardeşi için de sevmeyen olgun bir mü’min değildir.” Bu anlamda var olan ayet ve hadisler saymakla bitmez. Açıktır ki sadece bu ahlak özelliği bile şu anda yaşamakta olduğumuz acı verici toplumsal olaylar için tek başına çözüm olabilecek yeterlilik taşır.
Müslüman sadece insanlara değil, hatta canlı cansız her yaratılmışa bile merhamet ve saygı ile yaklaşır, çünkü onları da tek olan kendi Rabb’i yaratmıştır. İslam peygamberi bir hadisinde şöyle bir eğitici hikaye ile bizlere bizlere hayvanlara karşı da merhametli olmayı öğretiyor:
“ Bir köpek bir kuyunun etrafında dolaşıyordu; susuzluktan ölmek üzereydi. Derken Benî İsrail’in ahlaksız kadınlarından biri onu gördü, hemen ayakkabısını çıkardı, köpek için kuyudan su aldı ve ayakkabısına doldurduğu su ile onu suladı. Bu yüzden Allah kadının günahlarını affetti.”( Hadis-i şerif, Buhari, Müslim)
Bazılarımız diyecekler ki: “ Bu bir hayal, ütopya. Böyle bir ahlak mümkün mü? İnsanlar bu kadar erdemli olabilir mi?” Onlara deriz ki: “ kaç tane halterci Süleyman Naimoğlu olabilir, kaç koşucu Usain Bolt olabilir, kaç fizikçi Einstein olabilir?” Değil mi ki sporcuların bazıları , bilim adamlarının bazıları başarının zirvelerine çıkabilmiştir, ki onlar da et ve kemikten meydana gelmiş insanlardı... Nasıl ki, sporcuların hepsinin ayni üst düzey başarıyı gösteremiyecek olsalar dahi onları spordan vazgeçirmeyi düşünmüyorsak ve elde edebileceğimiz kadar faydaya razı olmak en geçerli yol kabul ederek onları spora teşvik ediyorsak, ayni şekilde güzel bir amaç uğruna elimizden geldiğince çalışmadan ve çabalamadan baştan vazgeçip kötülüğe razı olmak da çok yanlış bir tercih olacaktır.
Dünya rekortmeni olamayabileceklerini bilsek de, rekorları kırmaları için teşvik etmemiz normal bir davranış ve metod değil mi? Onlardan maksimum başarıyı bu şekilde sağlamaya çalışmakta ne sakınca vardır? Bunun gibi, gençlerimize zirveleri hedef olarak göstermemiz onların başarısında olumlu bir etki yapacak ve bu şekilde toplum yararına olabilecek konularda en yüksek başarı sağlanabilecektir. İnsanların dürüstlükte, çalışkanlıkta, yardımlaşmada, merhametli olmada, cömertlikte, kahramanlıkta ve daha bir çok olumlu ahlak özelliğinde yükseklere yönlendirilmesi ve toplumun böyle bir dönüşüm geçirmesi neden imkansız görülüp baştan toplumsal bir fırsat heba edilmek kaderine mahkum ediliyor? Öte yandan İslam, insanların bakışlarını insanlık ufuklarına doğru çevirirken onlara sadece cesaretlendirici sözlerle yaklaşmakla kalmaz onlar için hedef olarak gösterdiği ahlak seviyesine ulaşmalarında önlerine çıkabilecek muhtemel engelleri de ortadan kaldırır. İnsanın kötü bir davranışına sebeb olanın sadece bilgisizlik değil ayni zamanda iradesizlik olduğunu da hesaba katarak insan iradesini güçlendirmenin gereklerini de düşünerek insanı eğitir.
İslam, insanları en yüksek ahlak seviyelerine geçmişte taşımış olduğu gibi bu gün de taşıma gücüne sahiptir. Arzu edildiği takdirde İslami değerlere bağlı kalarak bir toplum elbette en yüce değerlere ulaşabilir. İdeal ahlak sahibi bireylerin meydana getirdiği topluma kavuşmak için ikinci bir yol veya çare varmıdır? İslam temelsiz ve uydurulmuş bir din bile olsa onu uygulayıp “gerçek insana ve medeniyete” ulaşmak gerekmez mi? Maddi yükseliş peşinde koşan günümüz medeniyeti manevi yükseliş konusunda neden bu kadar isteksiz ? Belki bu hedefin zaten ulaşılamayacak bir hedef olduğunun düşünülmesindendir. İdeal toplumu yaratma hedefi asla ulaşılması imkansız bir hedef değildir. İslam doğru anlaşılıp uygulandığında insanların en üstün ahlak özelliklerine ulaşabildikleri tarihçe sabittir ve bir kere başarılan bir şeyin yeniden başarılabilmesi de elbette mümkündür.
Sanıldığının aksine İslam sadece bir “zor ibadetler sistemi” değildir. İslam insanın kendini yaratana karşı sahip olması gereken ahlak ve terbiyenin gereğinin yapılması ve yaşanması sistemidir. İnsanlığın ahlak zirvesi olan Hz. Muhammed’in ahlakının nasıl olduğu O’nun eşi ve müslümanların annesi sayılan Hz. Ayşe’ye sorulduğunda şu kısa cevabı verir: “ O’nun ahlakı Kur’an ahlakı idi”. İslamdaki ibadetler belki inananların ahlak ve ruh yapılarının yükseltilmesi içindir. Bundan dolayıdır ki cennette inananlar için namaz kılmak veya oruç tutmak yoktur, çünkü cennetekiler zaten gerekli ruh yapısına ulaşmıştırlar. İslamda ibadet ve ahlak ile ilgili aklımıza hemen şu ayet gelmektedir:
“ İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekat verir. Anlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Allah’tan sakınıp korkanlar ancak onlardır.” (Bakara 177.)
Yukarıdaki ayette deniliyor ki; İyi insan sadece namaz kılan veya oruç tutan değil ama bunların yanında iman ettikten sonra merhametli, cömert, yardımsever olan, sözüne sadık olan ve her sıkıntı karşısında sabırlı davrananlardır. Diğer ibadetlerde de dıştan görünüşün ötesinde anlamlar vardır. Kurban ibadetinde olduğu gibi:
“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız( korku ve saygınız) ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah’ı büyüklüğünü bilesiniz diye O, bu hayvanları sizin istifadenize verdi.( Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!”( Hac 37.)
.Bunlar İslam ahlakından bazılarıdır, içlerinde kötü olan var mı? Tüm İslami güzellikler ve ahlak adeta bir boya gibi düşünülürse bir başka ayette şöyle bir ifade görürüz:
“ Allah’ın (verdiği ) rengiyle boyandık. Allah’tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O’na kulluk ederiz deyin.” ( Bakara 138.)
Hiçbir sistem insanı İslam kadar ahlaken yüceltmek için gayret gösterememiştir. Hiçbir sistem güzel ahlak konusunda İslam kadar gerçekçi tedbirler almamıştır. Kısaca hiçbir sistem ahlak kavramına İslam kadar önem vermemiştir. Hiçbir dinde İslamda olduğu kadar ahlak konuları işlenmemiştir. İslam ahlakı kişinin dünyada en yüce ahlak ve davranışını hedeflediği gibi bu halinden dolayı ona diğer alemde sonsuz ve mutlu bir “cennet hayatı” müjdeler. Bu şekilde onu iyiliğe motive eder, zaten insanların çoğunluğunun içlerinde hissettikleri bir ikinci ve sonsuz yaşam duygu ve inancını hem hatırlatır hem de bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini öğretir:
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (Ahkaf 13.)
Öte yandan hepimiz biliyoruz ki çağdaş ve inançsız yaşam tarzında kişiler genellikle devlet tarafından cezalandırılacaklarına inandıkları kadar yasalara uyarlar ve kötü davranışlardan kaçınma gereği duyarlar. Devlet bu şuuru vatandaşlarına vermek için ve bu şekilde suç veya kötü olan davranışlardan vatandaşlarını uzak tutmak için binbir türlü tedbir almaktadır.Bu iddiamızın en güzel kanıtı günümüzde metre kareye düşen mobese kamera sayısının her gün artarak inanılmaz sayılara ulaşmasıdır. Devlet binaları, şirketler, işyerleri, yollar, caddeler, evler, apartmanlar kısaca heryerde kameralar vardır ve artmaya devam ediyorlar. Bu yetmezmiş gibi telefon ve internet haberleşmeleri takip altına alınabilmekte bu şekilde kişilerin kötü davranışlarının önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Bu teknolojilerin kullanılmasının ne kadar büyük paralara neden olduğu da işin ayrı bir yönüdür. Bir an için insanlara her an gözetim altında oldukları şuurunun verilebildiğini düşünelim, öyle bir gözetim ki insanın aklından geçenleri de tesbit edebilmektedir. Bu arada Amerika’da insanların içlerinden geçen kötü düşünce ve niyetleri okumak için teknoloji geliştirme projelerinin yürütülmekte olduğunu da anımsamalıyız. Az önce bahsettiğimiz gibi aletsiz, kamerasız bir “izlenmekte olma şuuru” kavramı İslamda en iyi bir şekilde vardır ve doğal olarak bu şuura sahip olan insan için bu durum elbette kötü davranışlar için güvenli bir bariyer oluşturmaktadır:
“Kullarım sana , beni sorduğunda( söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin duasına karşılık veririm. O halde ( kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulmuş olsunlar.”( Bakara186.)
“Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur’an’dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak( ve gizli) kalmaz...”( Yûnus 61.)
“ Rabbin elbette onların kalplerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir”
( Neml 74.)
“... Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.”( Hadîd 4.)
“ Şüphesiz ne yerde ne gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”( Âl-i İmran 5.)
“Çünkü Rabbin ( her an ) gözetlemededir.”( Fecr 14.)
İslam kaynakları Kur’an ve Hadisler hemen hemen tüm durumlarda İnsanın nasıl hissedeceğini ve nasıl davranması gerektiğini açıkça ortaya koyar ve öğretir. İslam diğer sistemler gibi sadece bu iyidir, bu kötüdür demekle yetinmez. Mesela laik ahlak sistemi de bazı ahlak kurallarına uymayı benimser, hatta ahlak için dine bir gerek olmadığını da savunur. Ancak sadece bir şeyin iyi olduğunu bilmek kişiyi o iyi olanı yapmaya yönlendiremez. Çünkü çoğu zaman insan kendi egosunun baskısını yenip o “iyi” yi yapabilme gücü bulamaz. Bu insana ait bir irade meselesidir. Bugün laik batı medeniyeti insan iradesini güçlendirmek adına ne yapabilmektedir? Bunun yerine içkiyi alabildiğince teşvik ve eder insanı yasal cezadan kurtulmayı başaracağına emin olduğu takdirde iç güdülerine uygun her türlü davranışta özgür bırakır. Hatta bazan uyuşturucu, kumar, fuhuş, eşcinsellik tamamen serbest bırakılır. Oysa İslam, bir taraftan insan iradesini yok eden içki ve diğer uyuşturucuları yasaklarken, diğer taraftan dinin temeli saydığı namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetler ile insanı hep egosuna hakim, iradeli ve güçlü kılmayı hedefler..
Beş vakit namaz ile kişinin gün boyu sürdürdüğü aktivitelerini günde beş defa geçici bir süre bırakmasına ve Rabbine dönme gücü gösterebilmesine olanak verir. Ne kadar severse sevsin, ne kadar meşgul olursa olsun namaz vakti o işi bırakma gücü gösterebilen insan nefsani arzularına ve egosuna adeta gem vurur ve bu şekilde güçlenen iradesi ile doğru ve güzel olduğuna inandığı davranışları yapacak gücü kendinde bulur. Yoksa psikolojik özürlü insanların dışında hangi insan yanlış ve kötü ahlak özelliği göstergesi olan kötü davranış ve suçları işler? Kaba olmak, yalancı olmak, hilekar olmak, gaddar olmak vs. gibi kötü davranışlar ne yazık ki çoğunlukla kişinin kendini kontrol edememesi ve bunları yapmaktan kendini alıkoyamaması sonucu olarak ortaya çıkar.
Oruç ibadeti de kişiye, haksız olarak kendine ait olmayan bir şeyi yemesini engellemekle kalmaz ona kendine ait olan bir gıda ile bile beslenmesini bir süreliğine yasak ederek ona buna dayanma gücü kazandırır. Oruç cinsel duyguları da kontrol altına alma gücü verir ki dizginlenemeyen cinselliğin hem kişiyi hem de toplumları ahlaksızlığa götürdüğü tüm sağlam akıl sahiplerince bilinmektedir.
Zekat ise çalıştırılmayan servetin pratik bir hesapla kırk yılda tükeneceği bir mali sistem olmasının yanında, ekonomik ahlaksızlık ve suçların kaynağı olan ‘para ve mal sevgisi ahlakî hastalığına’ en tabii ve gerçekçi bir ilaç görevi yapmaktadır. Aşırı mal ve para sevgisini, onu muhtaç olan başkalarına vermek kadar hiçbir tedbir yok edemez ve cimrilik gibi kötü bir ahlak ancak böyle tedavi edilir.
Hac ibadeti de insanın iradesini güçlendirme de önemli bir yere sahiptir. Kişinin sevdiği, rahat ettiği evinden, ülkesinden, yakınlarından kısaca tüm çevresinden bir süreliğine uzaklaşıp bir sürü zorluğa göğüs gerebilmesi de bir irade eğitimidir. Kısaca İslam kişiyi keyfinin istediğini değil aklının ve vicdanın emrettiğini yapabilecek bir manevi güç ve güzel ahlaka kavuşturur.
İslam kendinden başka hiçbir sistemde olmayan bir şekilde kişiye kazandırdığı yüksek ahlakı koruyabilmesi için uygun şartların hazırlanmasını topluma ve devlete bir görev kabul eder.
Bugünün “ben merkezli” ve egoist anlayışının aksine, İslam kişiye içinde yaşadığı topluma karşı sorumlu olduğu fikrini aşılar. Kişi içinde yaşadığı toplumun diğer bireylerinin manen korunmalarını ve güzel ahlaklarını devam ettirebilmeleri konusunda önlerine çıkabilecek zorlukların ortadan kaldırılmasına yardım etmekle görevli kabul edilir:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız...” (Âl-i İmran 110.)
“ Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!”( Mâide 79.)
“İyilik ve Allah’tan sakınma yolunda yardımlaşınız.”( Mâide 3.)
Hz. Muhammed bize bu konuda şöyle buyurur:
“ Sizden her kim bir kötülük görürse düzeltsin...”( Ebu Davud ve Tirmizi)
İslam insanı meşru yoldan çalışıp kazanmaya teşvik ederken insanı haksız kazançtan men ederek kişiyi başkalarının malını ve diğer değerlerini çalmasını yasaklar. Bunula da kalmayıp insanları birbirlerini sevmeye, birbirleriyle yardımlaşmaya teşvik eder, devleti de tüm yoksul ve ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermekle görevli bilir. Hatta evlenme yaşına gelip de evlenecek maddi güce sahip olmayan gençlerin gerekli maddi imkanlara kavuşturulması görevi bile devlete yüklenmiştir.
İslamda hırsızlık yapanın elinin kesilmesi İslam karşıtlarının sıkça eleştiri amacıyla kullandıkları bir konudur. İslam insanları hırsızlık ve benzeri kötü davranış ve kötü ahlaktan korumak için yaygın bir yardımlaşma ve dayanışmayı toplumda te’sis ettikten sonra herşeye rağmen böyle bir suç işlenmesi durumunda bile çok doğru ve mantıklı bir anlayış ile suça ve suçluya yaklaşır. Bu şekildesosyal yardımlaşmanın, sosyal adaletin yerleştiği, suç işlenmesine elverişli zeminin ortadan kaldırıldığı bir ortamda bütün bunlara rağmen eğer bir suç işlenecek olursa, o zaman bile İslam suça akıl ile, merhamet ile adalet ile yaklaşır. İmam Malik’in El Muvatta adlı kitabında, Hz Ömer’in halifelik yani devlet başkanlığı döneminde yaşanmış bir olayı Yahya bin Abdurrahman bin hatib anlatımıyla bir örnek olarak sunalım:
“Hatibin köleleri, Mazina kabilesinden bir adamın bir dişi devesini çaldılar ve onu( yemek için) kestiler. Sonra da itiraf ettiler. Şikayet üzerine , Ömer ibn Hattab kölelerin sahibini çağırttı, olup biteni kendisine anlattı, ardından da kölelerin ellerinin kesilmesini emretti. Derken bu kararından vazgeçip kölelerin sahibini getirtti ve kendisine şöyle dedi: “ Ellerini kestirecektim. Fakat düşünüyorum da, sen sen köleleri bu kadar aç bıraktın ki, onlar Allah’ın yasakladığı bu suçu işlemek zorunda kaldılar. Şimdi madem sen onları aç bıraktın Allah’a yemin olsun seni şiddetle cezalandıracağım. Bunu pahalı ödeyeceksin.” Ömer Mazina kabilesinden olan adama dişi devenin fiyatını sordu. O da,” eğer bana 400 dirhem teklif etselerdi dönüp bakmazdım” dedi. Bunun üzerine Ömer kölelerin sahibine, “ Ona 800 dirhem ver” dedi.
Müslüman ahlakında hırsızlık diye bir olay yoktur. Ancak İslam herzaman olaylara akıl ve insaf ile yaklaşır, hem bireyin hem toplumun selametini esas alır.
İslam ahlakı kavgayı, savaşı değil huzur ve barışı emreder. Zaten İslam kelimesi Allah’a teslim olma, barış içinde olma gibi anlamlar taşır. Müslüman ahlakında aslolan barışçı olmaktır, barış içinde yaşamaktır:
“Sulh (barış) hayırlıdır.” (Nisa 128.)
Ancak İslam karşıtı propagandalar İslamı bir savaş dini olarak göstermekte , müslümanları da kanlı katiller olarak tanıtmaya çalışmaktadırlar. Yüzyıllardır batılılar tarafından sürdürülen bu haksız suçlamalar günümüzde artık müslüman ahlakının barışçı değil savaşçı olduğu kanaatinin yerleşmesi ile sonuçlanmıştır. Oysa Kur’an ve hadislerde durum bunun tam tersidir. Buna karşılık Hristiyan batının kutsal kitabı - birçok kişi tarafından hiç bilinmemesine rağmen - şiddeti ve öldürmeyi teşvik eden bir içeriğe sahiptir. İsa, Matta 10:34 de şöyle der:
“Yeryüzüne selamet getirdiğimi sanmayın, ben selamet değil, kılıç getirmeye geldim.” Tevrat’ta da şiddeti emrenen bölümler eksik değildir. Musa’nın beşinci kitabında, Kenanlılar için şöyle buyrulur:
“Ancak, Allah’ın, Rabbin sana miras olarak verdiği bu kavimlerin şehirlerinde nefes alan hiç kimseyi sağ bırakmayacaksın. Ayni zamanda, onları , Hititleri, Amurileri ve Kenanlıları ve Perizzileri ve Hivileri ve Yebuşileri, Allahın Rabbin sana emrettiği gibi yok edeceksin.” Eriha’nın işgalinden sonra Yeşu şu talimatı izledi:
“Onlar, kadın, erkek, genç, yaşlı ayırt edilmeden kılıçtan geçirildiler.”
İslamın mı, hristiyanlığın mı daha çok kan dökücü olduğunu anlamak için sadece müslümanların Kudüs şehrini kan dökmeden alışları ile haçlıların Kudüsü aldıkları zamanki çocuk- büyük, kadın - erkek ayırımı olmaksızın gerçekleştirdikleri vahşet ve katliamı hatırlamak bile yeterli olacaktır.
İslamda ise savaşta sivil halka saldırmak ve ekonomik zarara sebeb olmak, örneğin ağaçları yakmak vb eylemler yasaktır. Bir hadislerinde İslam peygamberi:
“ İslamda zarar ( ekinlere, ağaçlara vs.) ve karşı zarar ( intikam amacıyla aynen yapılan zarar) yoktur.”
“Size harb açanlarla, Allah yolunda, siz de döğüşün (savunma savaşı yapın, ancak) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara 190.)
“ Allah yolunda Allah’ın adına savaşınız, Allah’a küfredeni öldürünüz. Harbediniz ama zulmetmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz.” Enfal 61.
“ Size kim saldırırsa, size yaptığına uygun bir şekilde siz de ona karşılık veriniz.”
( Kasas 77.)
Müslim, Ebu davud ve Tirmizi adlı hadis kitaplarında yer alan bir hadisde Hz Muhammed şöyle buyurur:
“ Müslümanlara karşı silahla savaşan ve onlara silahı ile karşı duran savaşçıdan başkasını öldürmek, yakmak, yıkmak, ırzlara tecavüz etmek, kötülük ve bozgunculuk arzusu ile ateş açmak islamda yoktur, çünkü Allah kesinlikle fitne çıkaranları ve bozguncuları sevmez.”
“Dinde size savaş açmayan ve sizi memleketinizden çıkarmayanlara iyilik ve adaletle davranmanızı Allah size yasaklamaz.” (Mumtehine 8. )
İslamın önemle üstünde durduğu bir ahlak özelliği de dürüstlüktür. Dürüstlük kişinin sözlerinde, işlerinde doğru olaması, yalancılıktan, ikiyüzlülükten uzak olması gibi anlamlar taşır. Bugün sözüne ve işine güvenebileceğimiz insanlara ne kadar hasretiz, bugün dürüstlüğe ne kadar muhtac insanlık... Dürüstlük bizzat Allah tarafından emrediliyor:
“Ey iman edenler! Allahtan korkun ve doğru söz söyleyin.”( Ahzab 70.)
“İşte onun için sen (tevhide) davet et ve emronulduğun gibi dosdoğru ol...”( Şura 15.)
“Ey imanedenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”( Tevbe 119.)
Sadece doğru olmak değil ayni zamanda doğru olup da yeryüzünde doğruluğu yerleştirmeye çalışanlarla da birlik ve dayanışma içinde olunması emrediliyor. İslam peygamberi inananları şöyle doğruluğa yönlendiriyor:
“ Başkalarını doğruluğa çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Bununla beraber onların sevabından da hiç birşey eksilmez...”
Bilindiği gibi doğruluk ve dürüstlük toplumsal huzurlu bir hayatın devamı için, iktisadi hayatın güçlenmesi için vazgeçilemeyecek bir ahlak özelliğidir ve islam bu konuya gerçekten çok büyük bir önem vermektedir.
“ Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüst olanları, işlerini dosdoğru yapanları sever.”
Doğruluk ve güzel ahlak üzerine tarihten bir örnek verelim; Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferindedir, ordusu ile birlikte şimdiki Filistin topraklarında bağlık, bahçelik bir yerde dinlenmek amacıyla konaklarlar. Bir ara Yavuz askerlerinin arasında gezinirken, aniden bütün askerlerin heybelerine bakılmasını emreder. Askerlerinin bağdan üzüm vb. gibi meyveleri kesip heybelerine koyup koymadıklarını merak etmektedir. Hiçbir askerin heybesinde hiçbir haksız yoldan elde edilmiş ne üzüm nede başka bir meyve çıkmaz. Bunun üzerine Yavuz Han ellerini açıp Allah’a şükreder ve: “Allahım bana böyle askerler verdin ki, senin izninle ben bunlarla her savaşı muhakkak kazanırım.” Yavuz askerlerinin irade ve ahlak üstünlüklerinin ne kadar önemli olduğunun bilincindeydi...
İslam , müslümanların ibadetleri emrettiği kadar, onların güzel ahlaklı olmalarını da ister, emreder. Müslümanlar merhametli, affedici, birbirlerine ve diğer canlılara karşı şefkatli, adaletli, cömert, yardımsever , çalışkan, alçak gönüllü, güler yüzlü, kibar, sabırlı olmalıdır. Kısaca denilebilir ki islamda kişi Yaratan’a kulluk ettiği gibi yartılmışlara da en güzel bir ahlak anlayışı ile davranmayı bir görev olarak üstlenir. İnsanlara karşı olsun, yaptığı iş konusunda olsun her zaman en güzel ahlak ile davranmak İslam’ın gereklerindendir. Bu konularda gerek Kur’an’da, gerekse İslamın ikinci kaynağı olan hadislerde güzel ahlaka teşvik eden, bunu imanın bir doğal sonucu olarak ortaya koyan bir çok emir ve nasihat vardır.
Güzel ahlakın dini kaynaklardaki yerinin açıkça gösterilmesi açısından sınırlı örneklerle yetinmek zorundayız. Çünkü bu konu kaynaklardaki bilgilerin çokluğu yüzünden çok uzun bir yer tutacaktır. Bundan dolayı özetle yetinmek zorundayız.
Sırasıyla örneklere geçecek olursak:
Adalet de islamın ahlak temellerinden biridir. İslam tarihi adaletli idarecilerin, hakimlerin inanılmaz güzellikteki örnek davranışları ile süslenmiştir. Adalet konusu da dayanağını ve gücünü bizzat Kur’an-ı Kerim ve hadislerden alır:
“Mallarınızı aranızda haksız sebeblerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hakimlere( idarecilere veya mahkeme hakimlerine) vermeyin” (Bakara 188.)
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.( Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, ( şahitliği) eğer, büker( doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız( biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”( Nisa 135.)
“ Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan(bir davranış)tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.”( Maide 8.)
Amr İbn-ül As Mısır valisidir. Oğlu bir yarışta kendini geçen ama asillerden olmayan bir kişiyi döver. Bu kişi hac mevsiminde doğruca Medine’ye gider ve orada Hz. Ömer’i bulur. Amr İbn-ül As - ki ünlü bir savaş kahramanı ve Mısır valisidir- oğlu ile beraber Hacca gelmiştir. Hz. Ömer Amr’i ve oğlunu huzuruna çağırır ve onları sorguladıktan sonra şikayetçi kişinin kısas olarak değnek ile kendisini döven Amr’in oğlunu ayni şekilde değnekle dövmesini emreder. İşte hala ulaşamadığımız adalet...
Allah bizzat kendisi de zulmetmez, adaleti gözetir:
“ Kitap ortaya konmuştur: Suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay halimize! Derler, bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf 49.)
Biliyoruz ki bugün kullandığımız hukuk ve adalet sisteminde herzaman haklı hakkını alamaz, zaman zaman haklı haksız, haksız olan da haklı kabul edilir ve ona göre ceza ve karşılık görür. Bu çoğu zaman parasal güç, usta avukat ve rüşvet ile olur. Buna karşı var olan sistemin bir çaresi yoktur. Ancak İslam bu konuda inanç temelli olduğu için doğal bir üstünlüğe sahiptir. Hz. Muhammed şöyle buyurur: “Ben ancak bir insanım. Siz ise yargılanmak üzere bana geliyorsunuz. Biriniz delil getirmekte diğerinden daha usta olabilir. Ben ise işittiğim söze göre hüküm veririm. Şu halde bir kimseye mü’min kardeşinin hakkını alıp verirsem, ona cehennemden bir parça ayırıyorum, demektir.”
“Muhakkak ki, zalim sultanın huzurunda hak ve adaleti savunmak, Allah katında cihadın en yücesidir.”( Hadis-i şerif, Buhari ve Muslim)
İslam devletin topluma her konuda yardımcı olmasını isterken, ayni zamanda her bireyin içinden gelerek, severek ve merhamet duyarak diğer muhtaç bireylere elinden geldiğince yardımda bulunmasını ama asla onların kalplerini kırmamasını da emreder:
“Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir. Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, acelesi de yoktur.”( Bakara 262. ve 263.)
“Onlar, Allah sevgisi ile yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler.” “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir katşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” (İnsan 8. ve 9.)
Hangi kültürde veya ahlak sisteminde selamlaşmak için daha güzel bir söz söylenmiştir? Mesela “iyi günler” veya “tünaydın” mı anlam olarak karşımızdaki için iyi bir dilektir, yoksa “Allahın selamı, selameti, bereketi ve merhameti size olsun” gibi bir ‘dualı selam’ mı daha güzeldir?
“ Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selamlayın; yahut aynisi ile karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır.”( Nisa 86.)
Bugün halkımız arasında geçen konuşmalarda ne kadar küfürlü ve kaba saba konuşmalar vardır, bunların yerine İslamın öngördüğü şekilde nazik, kibar olsak toplumumuzda sevgi ve saygının egemen olmasına neden olmaz mıydı?
“ Kullarıma söyle sözün en güzelini söylesinler...” İsra 53.
Bir birilerine kibirli davranmak yerine alçak gönüllülük göstermek, İslamdan başka hangi ahlak sisteminde bir konu olarak ele alınmaktadır?
“Rahman’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde alçak gönüllü bir şekilde yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incinmeksizin) ‘Selam’ derler (ve geçerler). Furkan 63.
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” İsra 37.
Alçak gönüllülük konusunda yaşanmış bir olay anlatılmıştır. Bir gün, ünlü İslam alimi ve mutasavvufu Mevlana yanındakilerle yürürken bir rahiple karşılaşıınca, rahip alçak gönüllülük ve saygı gösterip hafifçe eğilip selam verir. Buna karşılık Mevlana da hemen o rahip önünde secde eder. Yanındakiler şaşırırlar ; “ Bir rahibe neden secde ettiniz?” derler. Büyük mutasavvuf şöyle cevap verir: “ Alçak gönüllülükte bir hristiyan rahipten geri kalmayıp daha büyük bir tevazu göstermek için.”
İnsanlar arasında kırgınlıklara ve ayrışmalara sebeb olan alaycılık da yasak edilen davranışlardandır:
“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar kendilerinden daha iyidirler...” Hucurat 11.
İslam ne kadar yücedir ki başka insanlar için kötü zanda bulunmayı, başkalarının arkasından onları çekiştirmeyi de yasak eder:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin...”Hucurat 12.
İslamın cimrilik ve israf için de sözü vardır:
“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.” İsra 26.
“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” İsra 29.
İslam daha bir çok konuda tavsiyelerde bulunur:
“Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan( utanmazlıktan) kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar. Yine onlar Rablerinin davetine uyarlar ve namazı kılarlar. Onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar. Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.” Şura 37.-39.
Hz. Muhammed bir hadislerinde şöyle buyururlar:
“Birbirinize haset etmeyiniz. Alış verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize dargın durmayınız ve birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Birbirinizin bitmek üzere olan pazarlığını bozmayınız. Allah’ın kulları kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, ona hor bakmaz.
Allah’ın elçisi üç defa göğsünü işaret ederek: ‘ Takva (Alah korkusu ve ona saygı) işte buradadır. Bir kimsenin şerir (kötülük yapmada devamlı olan) olması için müslüman kardeşini hor görmesi yeter. Müslümanın müslümana kanı, malı, namusu haramdır.”
İslam peygamberi torunu Hasan’ı öpüp okşuyordu. O sırada yanında bulunan Akra B. Habis:” “Benim on çocuğum var, bunlardan hiçbirini öpmüş değilim,” dedi. Bunun üzerine Hz Muhammed, evlad şefkatinden yoksun bu adama hayretle baktı ve:
“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” Buyurdu.
Kısaca İslam inancında insanlara hedef olarak öyle bir ahlak gösterilir ki eğer tüm insanlar o ahlakı benimser ve sahip olurlarsa dünya bambaşka bir dünya olur. Ancak o zaman insanlar gerçek kardeşler olur. Bir an için varsayalım ki tümü de böyle bir ahlaka sahip bir İslam toplumu var, böyle bir toplumda kavga olur mu? Böyle bir toplumda kin, düşmanlık, açlık, birbirini üzmek, tembellik, miskinlik, maddi ve manevi pislik olur mu?
Şimdi bir an durup düşünelim; yukarıda anlatmaya çalıştığımız İslam ahlakına dünyamızın ihtiyacı var mı? Kim bu soruya içi sızlamadan ve inanarak yoktur diyebilir? Her şeye karşın bu soruya cevap olarak hayır diyebilecek olanlara deriz ki; Bugün insanlık hiçbir zaman olmadığı kadar güzel ahlaka muhtaçtır. Bu ihtiyaç birey bazında, toplum bazında ve devletler bazında son derece de kesin bir şekilde var olan bir gerçektir. Ülkemizde ve tüm diğer dünya ülkelerinde her gün medyada gördüğümüz insanlıkla bağdaşmayan yüz kızartıcı suçlar, haksızlıklar, adaletsizlikler, cinayetler ve daha milyonlarca kötü ahlak temelli suçlar herhalde insanların iyi ve güzel bir ahlak içinde olmalarının sonucu değildir. Gerçek görevinin gereklerini yerine getirmek değil de kendi maddi çıkarlarının gereklerini yapan müteahhit olsun, avukat olsun, hakim olsun, polis olsun, öğretmen olsun, din adamı olsun ve daha aklınıza gelebilecek çeşitli meslek grublarına mensub kimseler olsun ,bunların toplum zararına işledikleri suçlar hep sahip oldukları kötü ve bozuk ahlakın birer ürünü değil de nedir?
Bir toplumun diğer bir topluma karşı işlediği suçlar da yine sahip olduğu güzel ahlakın eksikliğinden değilmidir? Beyazların siyahları, rumların türkleri , yahudilerin arabları aşağı görmesi ve onların haklarına saygı göstermeyip yok sayması aslında İslamın gösterdiği ahlak anlayışı ile bağdaşırmı? Elbette hayır.
Bugün Batı Avrupa ve ABD nin dünyanın egemen ülkeleri olarak dünyayı kendi çıkarlarına uygun bir şekilde yönetmeleri, sömürmeleri, BM. Örgütü aracılığı ile her istediklerini diğer küçük ülkelere empoze etmeleri, işlerine gelmeyen karaları veto etme yetkisini ellerinde bulundurmaları, istedikleri ülke hükümetlerini devirip kendileri ile işbirliği yapacak olanları getirmeyi kendilerine bir hak olarak görmeleri, atom silahları tekelini ellerinde bulundurmayı doğal bir imtiyaz olarak sadece kendilerine layık görmeleri, çeşitli bahaneler üreterek istedikleri ülkelere saldırmaları, yok etmeleri, kendi bir tek vatandaşlarının canını diğer sözde düşman ülke vatandaşlarının binlercesinin canlarından daha önemli ve kıymetli bilmeleri bu devletlerin ahlak kurallarına değil maddi çıkarlarına göre hareket ettiklerinin delilidir ne yazık ki... Hal böyleyken insanlığın evrensel ve ilahi temelli bir ahlak anlayışına ihtiyacı yoktur demek ya kötü niyetliliğin, ya da hasta bir ruh halinin sonucu olsa gerektir. Belki böyle insanlar yarasalar gibidir, nasıl ki yarasalar ışıktan hoşlanmazlar, nasıl ki bazı haşerat türü yaratıklar kazara saklandıkları taş kaldırılınca hemen karanlık başka bir yer ararlar, işte insanlığa ahlakı çok ve faydasız gören, insanları ahlaksız yaşamaya yönlendiren ve bundan kendince bir zevk alanlar belki bu masum hayvanlardan bile daha aşağı bir durumdadırlar da haberleri yoktur. Evet İslam onların aksine insanların gerçek insan olmalarını ister ve insanca bir arada yaşamalarını ister. Müslüman oto kontrol sahibidir, heves ve arzularına göre değil aklına, vicdanına ve Yaratıcısının emirlerine göre yaşar. Müslüman, halkının derdi ile, komşusunun derdi ile dertlenir, onlar ağlarken gülemez, onlar yardım beklerken “bana ne?” diyemez. Müslüman tüm canlılara karşı merhamet ile doludur, onların da iyiyi, güzeli bulmaları için elinden geldiğince maddi ve manevi anlamda ömrünün son demine kadar elindeki tüm imkanlar ile uğraşır, didinir. Gerçek müslüman düyayı da ihmal etmez, dünyadan el etek çekmez, çalışır, kazanır ama kimsenin hakkına, malına veya parasına göz dikmez:
“ De ki Allah’ın kullarına vermiş olduğu güzel nimet, rızık ve zinetlerini (süs, güzellikler) kim haram edebilir.” A’raf 32.
“ Size rızık olarak verdiklerimizin güzellerinden yiyiniz.” A’raf 160.
Evet, İslamda ahlak standardı çok yüksektir. Bu standardı kendileri için imkansız bir hayal olarak düşünenler olacaktır. Bazı canlılar yerde sürünerek yaşarlar, bazıları yerde yürürler, bazıları ise çok kısa mesafelerede uçar ve yine yere düşerler, bazıları da gök yüzünde çok yükseklerde uçarlar. İnsanlar yerde yürümekle kalmaz kuşlardan bile daha yükseklerde uçmak için çareler ararlar ve bulurlar, günümüzde artık sadece dünyanın sadece birkaç on kilometrelik yüksekliğinde uçmak insana yetmiyor, aya, yıldızlara uçmak için planlar yapılıyor, uzay araçları yapılıyor. Bu doğrudan doğruya insanın kendini neye layık gördüğünün bir göstergesidir. Kimileri kendini yeryüzünde en şerefli ve Allah’ın halifesi olan bir varlık olarak görürken, kimileri de “ben sadece hayvanlar aleminin bir bireyiyim, daha çok yemek, daha çok cinsellikten başka bir amacım yoktur ve benim yükseklerde bir işim ve yücelikle bir ilgim yoktur” der.
İnsanlığın geleceği kendini neye layık gördüğüne bağlı olarak şekillenecektir, ya kendini varlık aleminin en şerefli ve en yüce bir ahlak çerçevesinde yaşamaya adayacak, ya da kendisini, kendisi gibi ahlaka boşverenler arasında çileler, acılar içerisinde geçecek bir hayata mahkum edecektir.
|