titles ana sayfa yazi disizi makaleler diger bilgiler iletisim




 

Bölüm-15      

BİR GÜVERCİN HİKAYESİ


Yazdan kalma bir sonbahar günüydü.  Arabamla çamlık bir bölgeden geçiyordum. Kafamda binbir sorun, işler, alacaklar, verecekler, bir türlü bitmeyen kavgalar ve en önemlisi avuçlarımdan kayıp giden zaman ve ömrüm. İnsan, insanlar içinde bile yalnız yaşar, her insan kendi iç dünyasında ailesine ve tüm sevdiklerine rağmen hep yalnızdır. Bir çocukluk özlemiyle arabamı yavaşça çamların yanı başındaki boşluğa çektim. Camı açtım hafif bir rüzgar sesi ile birlikte nefis çam ve kır  kokuları içeriye doldu. Gözlerimi kapadım ve kokuyu doya doya içime çektim. Çocukken ne kadar severdim ormanları, ağaçları. Onların arasında arkadaşlarımla  nasıl da koşar, ne güzel oyunlar oynardık. Çok mutluyduk tüm fakirliğimize, tüm olanaksızlıklarımıza karşı. Sonra okul dönemleri filan derken çocukluk arkadaşlarımın herbiri bir başka tarafa dağılmıştı. Hayatım mücadele içinde geçmişti, kazanmak için mücadele, doğru bildiklerimi savunmak için mücadele, hayatımı inancıma uygun bir şekilde sürdürebilmek için mücadele... Bu mücadele sürerken insanlardan gördüğüm insanlık dışı tavırlar, çıkar için başvurulan yalanlar, aşağılık hırslar ve  daha bana “ Keşke hep çocuk kalsaydım” dedirten sözde arkadaş ve iş çevresi... Artık yorulmuştum, arabanın dikiz aynasına baktım, gördüğüm;  kırışıklar başlamış ve yorgun bir  yüz, grileşmiş saçlar ve sakal, mahzun gözler... Derin bir iç çekerek dışarıya çıktım,  yerleri bir halı gibi kaplayan çam iğne  yaprakları arasında biraz yürüdükten sonra kendime oturacak uygun bir kaya parçası buldum. Önümde uzanan bayır aşağı güzel bir manzara vardı. Elimdeki pet şişeden bir yudum su içtim, yeniden hayatımı kuş bakışı incelemeye ve izlemeye devam ettim...

Ne kadar böyle dalıp gittiğimi bilmiyordum ama bir ara kendime geldim hayatla ilgili tüm hayal kırıklıkları, özlediğim halde bir türlü topluma hakim olamayan erdemler yüzünden içimde bir sızı vardı. Derken aklıma bir yerde okuduğum bir kızılderili hikayesi geldi, acı acı gülümsedim.

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri hayat üzerine kabilenin gençleriyle konuşurken şunları söylüyor:
"İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş. Kurtlardan biri; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, üstünlük taslamayı ve benciliği temsil ediyor.  Diğeri ise; huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor."  Gençlerden biri "Hangi kurt kazanacak?" diye soruyor ve yaşlı adam kısaca cevap veriyor: "Beslediğiniz."

Ne kadar doğru söylemiş diye düşünüyordum. Gerçekten de toplumda herkes kendi kötü kurdunu besliyordu. Zaten tüm olumsuzlukların ve mutsuzlukların da temelinde bu yanlış seçimin yattığını biliyordum. İnsanlar bir türlü bu yanlıştan kurtulamıyorlardı. Bir türlü içimizdeki bu iki farklı kurdu ne aileler, ne öğretmenler ne de medya farkedip her yaştan halkımızı bilinçlendirmeyi başaramıyorlardı. Aslında bu durum tüm dünya için de geçerliydi. İyi kurdu beslemeye çalışanlar diğerleri tarafından alaya alınıyorlar, acizlikle suçlanıyorlardı. Kötülük yandaşları  çok azalmış olan karşıtlarına: “İyi kurt çağı geçti, şimdi güç zamanıdır, ahlak, merhamet ve erdem zamanı değildir. En önemli ve geçerli erdem paradır, paran varsa şereflisin ve toplumda saygı görmeyi hak edersin, gerisi boş...” diyorlardı. Bir türlü arzu ettiği zenginliğe kavuşamayan okul çağındaki kızına:  “ kızım, namusuyla, şerefiyle çalışıp helal kazanmak önemlidir, yoksa ben de pis işlere bulaşıp filan bey gibi zengin olabilirdim ama asla böyle bir zenginliği kendime yakıştıramadım.” diyen namuslu ama fakir babasına genç kız : “ Nasıl olursa olsun, nerden olursa farketmez, adam parayı buldu ya, zengin oldu ya, aferin adama...” diyebiliyordu. Bu her ne pahasına olursa olsun maddiyatçılığı aile bireylerinin de arasını açmış ve  toplumda bu ayrılık rüzgarının girmediği tek bir kurum kalmamıştı. Sosyal gruplar sadece kendi gruplarının çıkarı için grevler yapıyorlar zavallı halkın ne sağlık sorunlarını, ne eğitim ve öğretim hakkını ve ne de başka bir hakkının hiç mi hiç düşünmüyorlardı.

 

Böyle düşüncelere dalıp gitmiştim.  Bir ara bir kuşun yükseklerden geçtiğini ve aniden havada bir tur attıktan sonra süzülerek bana doğru uçtuğunu farkettim. O bir güvercindi, ama bembeyaz bir güvercin. Ak güvercin oldukça yakın bir yere, bodur bir ağaç veya çalı gibi bir şeyin üzerine konmuştu. Onu biraz merak, biraz da hayranlıkla izliyordum, o kadar beyaz, o kadar güzel di ki... Ben ona, o da bana bakıyorduk. Sanki onu önceden tanıyormuşum gibiydi, uçup gidecek diye korkuyor ve ona yanaşmaya çekiniyordum. Bir yandan da onun  gözlerini benden ayırmamasından cesaret alıyor ve ona biraz daha yaklaşabilmeyi umuyordum. Tüm cesaretimi toplayarak ona doğru  yavaşça yürüdüm, aramızda birkaç adımlık mesafe kalmıştı. O hala güzel gözleri ile bana bakmaya devam ediyordu. Yakından bakınca gözlerinin buğulanmış olduğunu ve oldukça yorgun olduğunu farkettim. Elimdeki pet şişeden avucuma biraz su döktüm ve içmesi için  avucumu ona uzattıım. Belli ki çok susamıştı, usulca avucumdan birkaç yudum su içti. İkimiz de birbirimize birer eski dost gibi bakıyorduk adeta hipnozda gibi idim. Bir an geldi ki onunla sözsüz, harfsiz bi şekilde konuşmaya başladık:

 

“ Nereden gelip nereye gidiyorsun”  diye sordum. O derin bir iç çekerek:

 

“ Çok uzaklardan geliyorum ve sahibime, O’nun ülkesine, O’nun yanına gidiyorum” dedi. Ben zaten güvercinlerin ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar tekrar yuvalarına ve sahiplerine döndüklerini, hatta posta güvercinlerinin eski zamanlarda bu şekilde postacı olarak kullanıldıklarını da biliyordum. Posta güvercinleri gece , gündüz, yağmur, rüzgar ve daha bir çok engele aldırmayıp içlerinden gelen bir yön bulma ve hedefe ulaşma yetenekleri sayesinde yüzlerce kilometrelik mesafeleri kat ediyorlar ve yolda başlarına bir kaza gelmedikçe  sonunda hep hedeflerine başarıyla varıyorlardı. O anda aklıma bir türlü doğru yönü bulamayan hep şaşkınlık ve yanlış yönler arasında bocalayan insanlar geldi. Bir güvercin kadar bile olamıyorlardı. En ufak bir engel karşısında hemen gerisin geriye dönüp kaçıyorlar, inandıkları ilkeleri hemen terkediyorlardı, maddiyat onlar için karşı konulmaz bir dev mıknatıs gibiydi. Ben bütün bu karanlık tabloyu bir tarafa bırakarak tertemiz ve ak olan güvercinle sohbeti uzatmak arzusundaydım:

 

“ Neden ille de sahibine geri dönmek istiyorsun, olduğun yer güzel değilmiydi, dönmen şartmıydı?

 

“ Sen sanki benden farklı mısın, sen de kendi sahibine dönüp durmuyormusun, her an O’nu düşünmüyormusun, ne zaman O’nu unutsan hemen tövbe etmiyormusun” diye cevap verdi. O anda da gözlerinden bir damla yaş akmıştı. “Onun bize gösterdiği büyük sevgi, bize yaptığı onca iyilikten sonra sahibimizi unutmak, ona doğru sevgi ile uçmamak  yakışırmı bizlere?” dedi. Ona olan ilgim daha da artmış, içimde bir sevgi, ve bir coşku oluşmuştu. Sanki ak güvercin benim ruh ikizimdi. Elimi usulca uzatıp kar gibi beyaz tüylerini ürkekçe okşadım, kaçıp gidecek diye ödüm kopuyordu. Ona dedim ki:

 

“ Anlat bana, geldiğin yer nasıl bir yerdi, neden yalnızsın, eşin dostun yok muydu?”  Bir an daldı, sonra derin bir ah çekerek cevap verdi:

 

“ Benimle ayni aşkı paylaşmayana ben eş, benimle ayni istikamette olmayana ben dost dermiyim ki?

 

Ne kadar da haklıydı, nice kimseler vardır ki aşktan bahseder de aslında aşkın “A” sını bilmez. Onun sevdiği, taparcasına sevdiği kendi egosudur, kendi aşağılık çıkarlarıdır. Onun sevgisi dilindedir, onun aşkı hiç kalbine inmemiştir. Ülkemizde ne sahte aşklar gördük, ilk fırsatta sözde aşık olduğu eşine ihanet edenler, anne babasını yaşlı ve muhtaç oldukları bir zamanda terkedip bir daha arayıp sormayanlar, milletini sevdiğini iddia edip onu aşağılayanlar, ülkesini sevdiğini söylediği halde kendi çıkarları için ülkenin zarar görmesine göz yuman politikacılar ve daha niceleri. En önemlisi de Allahı seviyorum deyip de asla O’nun emirlerini yerine getirmeyi ve yasaklarından kaçınmayı akıllarına getirmeyenler...   İnançları, ülküleri hedefleri bir olmayan bireylerden meydana gelmiş halk yığınları hiç gerçek millet olabilirmi? Biyolojik kardeşlik eğer gerçek bir bağlılığa ve sevgiye sebeb olamadıysa o kardeşliğin ne anlamı vardır? Evlilik gemisini en ufak bir fırtına karşısında terkeden kadın veya erkek gerçek anlamda hayat arkadaşı olabilir mi? İyi günlerde can dostu gibi davranıp dostunun zor gününde ona sırt çeviren dost sayılır mı? İnsanlar arasında güven kalmamış, herkes karşısındakini güler yüz ve tatlı dille kandırma ile meşgul, sanki herkes politikacı olmuş, içleri başka dışları başka... Yüzyıllarca önce dünyaca ünlü din büyüğü ve şairimiz Mevlana ne güzel söylemişti:

 

“ Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün   gibi ol!”

 

“ Sana hayat hikayemi anlatayım mı?” diye sordu ak güvercinim. “Tabii, anlatırsan çok sevinirim. Hem zaten biz artık dostuz değil mi ?” dedim. Anlatmaya başladı:

 

“ Ben ve diğer güvercinler çok uzak bir ülkede yaşıyorduk. Bir sahibimiz vardı, bizi o kadar çok seviyordu ki her ihtiyacımızı karşılıyor, bizimle ilgileniyor, bizleri adeta bir güvercin cennetinde yaşatıyordu. Bizim için tehlike oluşturacak hiçbir şey olmadığı gibi canımızın istediği herşey fazlasıyla vardı o ülkede. Sahibimiz bizlere sadece bir yasak koymuştu, o yasak da bir bahçe idi. Bize oraya girmememizi bunun bizim için daha iyi olduğunu söylemiş ve bu şekilde bizi uyarmıştı. Ama rahatlık bazılarımıza usandırıcı gelmiş olmalı ki bir kısım güvercinler bir gün o bahçeye girdiler ve o bahçeye zarar verdiler. Sahibimiz bu nankörce ve ahmakça davranışımızdan dolayı gerçekten çok kızmış ve bizi bir araya toplayıp : “ Sizler beni sevip saymıyormuydunuz? Öyleyse neden emrime karşı geldiniz? Artık sizlere güvenemem ve güvenmediğim kimseleri de burada bulunduramam. Madem ki bana itaat etmeyi değil de özgürce hatalar yapmayı seçtiniz, o halde sizleri çok uzak bir ülkeye göndereceğim, orada artık herbiriniz özgür ama yalnız olacaksınız, orada sizi zor şartlar bekliyor,  kendi gayretinizle yiyecek bulacak, kendi çabanızla düşmanlarınızdan kurtulacaksınız. O ülkede düşünmek için yeterli zamanınız olacak. Hanginiz beni sever ve hatasından döner ve beni özlerse, zaman zaman göndereceğim yol göstericilerin peşine takılsın ve bana dönsün. Zaten sizin içinizde çok güçlü bir yön bulma yeteneği vardır. Bana dönmek isteyen, ama gerçekten isteyen,  bana ve benim ülkeme dönecek gücü kendinde bulacaktır. Kendi isteği ile bana dönecek olanları ve  beni sevenleri onlarınkinden kat kat fazla bir sevgi ile bekleyeceğim.. dedi.”

 Gerçekten de hepimiz çok uzak bir ülkeye gönderildik. Yeni yurdumuz önceki kadar güzel, yeni hayatımız önceki kadar rahat değildi. Ama özgürlük meraklısı bazılarımız için bütün zorluklarına, çilelere, acılara rağmen gene de bu yeni ülkeyi çok sevmişlerdi. Onlar için önemli olan kendi egolarından başka kimseye boyun eğmemekti, varsa yoksa kendi benlikleriydi. Kendilerini herkesten daha akıllı, daha güçlü olduklarına bir şekilde inandırmışlardı ve şimdi sıra bu sözde gerçeği başkalarına kabul ettirmeye gelmişti. Artık hayatımız bitmek tükenmek bilmeyen üstünlük iddiaları, paylaşım kavgaları, birbirlerine güç gösterileri, mal biriktirmeler, kıskançlıklar, kinleşmeler ve daha sayısız kardeşlikle ilgisiz davranışlarla dolmuştu. Zayıf olan eziliyordu, kimse kimseye acımıyordu, ahlak adeta ortadan kalkmıştı. O ülkeye geldiğimiz andan itibaren zaten oradaki “karga” denilen kuşlar bizi düşman saymışlardı. Onlara göre bizim beyazlığımız suçtu, neden onlar kapkara da bizler bembeyazdık. Bizlerin de kapkara olmamız için bizleri kendi çirkef ve bataklıklarına çağırıyorlar, bizim de o pisliklere bulanıp kapkara olmamızı kendilerine bir amaç ediniyorlardı. Onlara uyan bazılarımız henüz uymayanları da bir yolunu bulup ikna etmeye çabalıyorlar, ikna edemediklerini de toplumdan dışlıyorlardı. O beyaz kalmaya çalışan güvercin kardeşlerim her türlü eziyete uğruyor, günleri acılar içinde geçiyordu. Herşeye rağmen onlar: “ Geri döndüğümüzde sahibimiz bizi önceki gibi bembeyaz görmeli, onun için sonuna kadar beyaz kalmalıyız, gerekirse canımızı vermeye hazırız” deyip büyük bir sabır ve çaba gösteriyorlardı. Beyaz ve Karaların kavgası bitecek gibi değildi. Bazan bir ailede eşlerden biri kapkara olarak yuvaya dönüyor, bazan yavrular karaların tarafına geçiyordu.

 Sonunda bazılarımız kurtuluşun sahibimize dönmekten, ona yönelmekten, onun yol göstericilerine uymaktan başka bir çaresi olmadığına karar verdiler, ben de onlardan biriydim.  Yol göstericimiz bize önceki ülkemize ancak iki kanadımızı da güçlü bir şekilde kullanarak ulaşabileceğimizi anlattı. Zaten biz de, bir tanesi sağımızda ve adına umut denen, bir tanesi de solumuzda ve adına korku denen iki kanada sahiptik. Bu kanatların ikisinin birden kullanılması bizi,  bizi çok seven ve gelişimizi bekleyen sahibimize kavuşturacaktı. Ama bu esnada beyazlar arasında bir bölünme, bir karışıklık baş gösterdi, kargalar yine iş başındaydı, onlar diyorlar dı ki, kanatların ikisinin birden kullanılması yanlıştır, önce birini,  o yorulunca da ötekini kullanmaktan başka çareniz yoktur. Zaten o hayal ettiğiniz ülke şu anda varmı ki, varsa bile siz,  şu an sahip olduğunuz ülkeyi terkedip  de ne akla hizmet ederek ulaşmanız imkansız olan ülkeye gitmek için havalanacaksınız? Bu yolda açlık, soğuk, yağmur, fırtına, şimşekler ve daha bir sürü engeller olduğunu bilmiyormusunuz? Bazılarımız onlara kanmış ve tek kanatları ile uçmaya çalışmışlar  ama çok kısa bir süre sonra gerisin geriye yere düşmüşlerdi. Yere düşenlerin bazıları tekrar denemek yerine kolay yolu seçip kargalara katılmışlardı. Bazıları da her iki kanatlarını çalıştırma yolunu seçmişlerdi. Ancak gitmek zorunda oldukları yolun uzunluğu onların bir takım kanat güçlendirme çalışmaları yapmalarının gerektiriyordu ve yol göstericiler bu çalışmaların en doğru şeklini onlara öğretiyordu. İşte o zamandan beri ben de çalıştım, çabaladım ve sonunda güçlendim. Artık bu yolculuğa çıkabileceğime inandım ve yönümü sahibime çevirdim, ona doğru uçmaya başladım. “Bu yolculuğumda seni yerde tek başına ve düşüncelere dalmış, otururken görünce, bu adamın da hali benim önceki halime benziyor diye düşündüm ve seni daha yakından görüp belki sana faydalı olurum diye yakınlarına indim, gerisini biliyorsun.” Dedi.

Ak güvercinin anlattıkları bana kendi dünyamı ve bu dünyada yaşadıklarımı hatırlatmıştı, benim hayat hikayem ile onunki birbirine çok benziyordu ve biz farklı dünyalarda ayni kaderi paylaşıyorduk. Ona dedim ki:

“ Benim çilekeş dostum, sen gerçekten birçok zorluklar yaşamışsın, çok acılar çekmişsin. Ama ne mutlu sana sonunda doğru yolu seçecek cesarati göstermiş ve seni bekleyen sahibine yönelmişsin ve inşallah yakında da O’na kavuşacaksın. Sen sanıyormusun ki sadece sen bu güzel ve şerefli yolda eziyetlere, düşmanlıklara uğradın? Ben neler gördüm neler, dur da ben de sana kendi dünyamda olan bitenleri anlatayım. Anlatayım da “Karalar” ın heryerde nasıl kapkara olduklarını, nasıl beyaza düşman olduklarını , sizinkilerle bizimkilerin ayni soydan olduklarını sen de bilesin. Senin kara dediklerine karşılık bizde de “Şeytan ve onun köleleri” vardır. Senin sahibin gibi bizim de bizi yaratan bir sahibimiz vardır. Bizim şeytanlarımız  insanları daima kötülüğe, karanlığa, isyana, zulme  çağırırılar. Her zaman da kendilerine işbirlikçi ve köle olacak insanlar bulurlar. Bunların tüm derdi temiz insanları kirletmek, onlara sonunda utanç ve pişmanlık duyacakları işleri  yaptırmak ve en sonunda da insanları onların sahibi ve yaratıcısı olan Allah’ın gazabına uğratıp sonsuz felaketlere düşürmektir.

 

Allah, tüm insanların gerçek varlıkları olan ruhlarını yarattıktan sonra onların hepsini huzurunda toplayıp onlara şöyle sormuştu: “Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?” Bu soruya tüm ruhlar: “Evet” cevabı vermişlerdi. Biz insanların ilk babası ve annesi de Allah’ın cennetindeydiler ve onlar da bir emre itaat etmemenin ve bir yasağa uymamanın sonucu bu içinde olduğumuz çile dünyasına gönderildiler. O zamandan beri şu gördüğün dünyada yaşıyoruz. Var olduklarından beri insanlar her zamanda iki gruba ayrılmış olarak birbirleri ile uğraşmakta, çile çekmektedirler. Birinci grub o “elest” günündeki “Evet”lerine bağlı olup  bu dünyada da Allah’ın elçilerinin uyarılarını dikkate alanlardır. İkinci grub ise yaratılmışlar ile adeta kendilerinden geçip Yaratanı ve “evet”lerini unutanlardır. Birincilerin kılavuzu Allah’ın gönderdiği elçiler ve onlarla gelen kitaplardır. İkincilerin kılavuzu ise şeytanlar ve şeytanlaşmış insanlardır.

Burasını tam anlamadım, yaratılmışlarlar nasıl olur da insanların Yaratanı görmesine, hatırlamasına engel olur?” diye merakla sordu ak güvercin.

“ Bana eğer sözlerimi  bitirinceye kadar zaman verirsen, sana anlatmaya çalışacağım. İnsanlar eğer bu konuyu yeterince düşünüp sonunda gerçekte birleşebilselerdi dünyada hiç kavga ve ayrılık olmazdı.”

Diye cevap verdim ona, sonra anlatmaya başladım:

“ Nasıl ki sizin dünyanızda kargalara uyup çirkeflere bulaştıkları için kararan, hatta gözleri bile çamurlarla kaplanıp doğru dürüst göremeyen güvercinler vardı, bizlerin arasında da şeytana uyan,  bu yüzden manevi olarak kirlenen ve görüşleri de , kulakları da perdelenen, akıllarını bile kullanamaz hale gelen insanlar vardır. Hatta bunlar için yaratıcımız bizlere öğüt olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim isimli kitabında : “ ... Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır”  Kendi egosunun isteklerine, heveslerine kendini kaptırmış insanlar sağlıklı görme ve değerlendirme yeteneklerini kaybederler. Aynen balığın  büyük bir iştah ve hevesle oltanın ucundaki yemi görüp oltayı görmediği, farenin peyniri görüp kapanı görmediği gibi ve balığın oltayı hazırlayan insanı değil oltayı suçlaması, farenin de kendini yakalayanın kapan değil gerçekte insan olduğunu farketmeyip onu, bu kapanın tuzağa düşürdüğünü sanması gibi... İşte insan da çevresini kuşatan yaratılmışlar dünyasını görüp durduğu halde bir türlü onları Yaratan bir gücün olduğunu idrak edemiyor. Diğer yaratılmış maddeleri görebildiği gibi onları yaratan Allah’ı da göremediği için Allah yoktur diyen, aslında maddi bir Allah yoktur demekle bir gerçeği anlatmaktadır. Evet Allah madde olmadığı için asla maddeler gibi görülemez. Allah akıl ile ve yarattıkları üzerinde düşünülerek ve kalbe kulak verilerek bilinebilir, anlaşılabilir. Fakat bazı bilgisiz, akıl yürütmekten aciz, gönlü şeytanla dostluktan dolayı hissizleşmiş ve kararmış kimseler aynen biraz önce verdiğim örnekteki gibi bir balık veya bir fare derecesine düşerek maddelerin gerisindeki ve onları var edeni hesaba katamıyorlar. Oysa Kur’an-ı Kerimde Allah şöyle buyuruyor:

“Doğu da Allah’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır...” Bakara 115.

Yani nasıl ki resim bir ressamı, ayak izleri oradan birinin geçtiğini, makine onu  bir yapanı ve arkeolojik kazılarda bulunan her türlü eser onları yapanları adeta görmüşüz gibi kesin bir şekilde bize ispatlıyorsa, dünyamız ve tüm evrenimiz de bizlere bir Yaratıcıyı hatırlatır, sağlıklı akıl sahiplerini inanmaları için ikna eder ve onları şeytana rağmen Allah’ı  düşünmeye, ona inanmaya, onu saymaya,  onu sevmeye davet eder.

“ Sizin inançsızların durumu bizimkilerden de betermiş. Hatta bizden kötü bir durumdasınız. Çünkü biz kanatlarımızı kullanarak sahibimize ve oradaki güzel dünyaya gidip kurtulma şansımız var, sizin ise sahibinize gidip sığınacak tek bir kadadınız bile yok.” diye mırıldandı ak güvercin. Benim için  ve diğer inançlı insanlar için hayıflanmış ve üzülmüştü. Dostumun üzülmesini istemiyordum, ona daha bilmediği çok şeyler olduğunu söyledikten sonra şöyle devam ettim:

“ Bizim kanatlarımız olmadığını mı sanıyorsun? Evet belki sizinkiler gibi değil ama gerçekten inananların çok güçlü manevi kanatları vardır, olmasaydı onlar nasıl o kadar yükseklere çıkabilirlerdi, sevginin, bağlılığın, ahlakın, cesaretin zirvelerine nasıl çıkabilirlerdi? Nefsin, şeytanın, inanmayanların tüm engelleme çabalarına karşılık, alçaklara çekme gayretlerine karşı  kartallar misali yükseklere nasıl ulaşırdık?

Zaten ulaşamıyanlarımız da kanatları henüz güçlenmemiş olduğu için ulaşamamışlardır, onlarda da o yükselme yeteneği vardır. Bir de, bizim sahibimiz uzakta değildir, her an bizimle beraberdir, yeterki biz bunu kavrayabilelim ve unutmayalım. Bizim O’na kavuşmamız için bir yerlere gitmemize gerek yok ki, şeker kamışı şekere ulaşırken geçirdiği dönüşümle ulaşır, yoksa hep ayni yerdedir.

“Sizin sahibinize ulaşmanız herhalde çok zordur, inananların hepsi de bu zorlu yolculuğu başarabiliyor mu” diye sordu güvercin dostum merakla. “ Çok önemli bir soru bu, beni daima düşündüren ve üzen bir konu.” dedim ve devam ettim:

“ Sizlerdeki kanatlara karşılık, bizlerde manevi kanatlar var demiştim. Şimdi de sana başka bir sır söyleyeyim, seçkin ve bilge kullar bilirler ki sizin uçtuğunuz masmavi gökyüzü ve hatta tüm uzay, tüm evren gibi ve ondan çok daha fazla büyüklüğe sahip, insanın kalbinde manevi-madde dışı bir uzay ve evren vardır. İşte bizdeki manevi kanatlar ile bu uzayda uçulur, yükseklere çıkılır. İşte Allah ki, O yerlere göklere sığmaz, inançlı bir ulu kişinin gönlüne sığar. Denilebilir ki maddesel dünya “1” rakamının solunda, manevi dünyalar da “1” rakamının sağındaki “0” lar gibi değer ifade eder. Ama bu değeri ancak değerli insanlar  merak eder ve arar. Herkes kendince bir yol tutmuştur, bazılarının gözleri uzaya, bazılarının gözleri de sadece dünyaya çevrilmiştir. Maddeciler asla başlarını kaldırıp yükseklere bakmazlar. Sırtlanlar leş peşinde, tilkiler kurnazlık peşinde, köstebekler toprağın altında oyuklar kazma peşinde, yırtıcı kuşlar av peşinde... İnci midyesinin taşıdığı inciden haberi yok, bir çok insanın, Yaratan tarafından kendilerine sunulan fırsattan ve güzelliklerden haberi yok...

Allah’a inanan insanlar inandıkları gibi yaşadıkça manevi uzaylarında yükselişe geçerler, ama ne zaman ki şeytan, kendi egoları, dünya sevgisi ve hevesleri adeta onların bacaklarına sarılır, işte o zaman yere doğru alçalırlar, sonunda yere çakılırlar. İmanlı kişiler hata da yapabilir, Yanlışa da düşebilir, ama düştüğü yerden kalkar, gittiği yanlış yoldan döner ve Allah’a yönelip af diler ve yardım ister. Allah elbette kendini hatırlayıp O’na sığınanları, O’ndan isteyenleri üzgün ve mahrum bırakmaz.

  Allah da, elçileri de insanları inanca ve inancına uygun yaşamaya davet ederler. Ama insanların ancak az bir kısmı gözünün gördüğünün dışına çıkıp manevi dünya ile yüzleşebilmekte ve inanç sahibi olmaktadır. İnanmak da yetmez, çünkü insanlar inandıkları gibi yaşamadıkları zaman bir süre sonra yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar ve imanlarını da kaybederler.  Yükseklere çıkabilen imanı güçlü ve bilge kişiler  geride olanların da yükselebilmesini çok arzu ederler, ellerinden geldiğince onlara yardım etmeyi kendilerine bir görev kabul ederler. Ne yazık ki insanlar ayni anne babadan gelmiş kardeşler olduklarını unuttular, binlerce yıldır dünyayı paylaşım konusunda birbirlerine düşmanlaştılar, birbirlerinin kanını dökmektedirler. Bu kavgalar günümüzde çok daha modern bir şekilde sürdürülmektedir. Dünyacıların kavgalarından daha acıklısı Allah’a ve ölümden sonraki hayata inanalar arasındaki ayrılışlar ve anlaşmazlıklardır. Hatta ayni dine inanalar arasında bile tam bir birlik olamıyor. Onların tam bir birlik olmamasının ardında yeterince olgunlaşmamaları vardır. İslam dininin adı ile yetinmeleri müslümanlara selamet ve barış getirmiyor.  Ama umulur ki bir gün gelecek hepsi  kardeşler olduklarının farkına varacaklar, birlik  halinde Allah’a yöneleceklerdir. O zaman belki hep birlikte Allahı yok sayanlara karşı tam bir birlik oluşturacaklardır. Allah, inananlara şöyle buyurur:

“Hep birlikte Allah’ın ipine( İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın...” (Âl-i İmran 103.)

 

Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran 104.)

 

Ak güvercin sevgi ile beni süzdükten sonra dedi ki:

“Ey benim yoldaşım, mana alemindeki kardeşim, artık ayrılık zamanı geldi. Yolum uzun, işim çetin, yolcu yolunda gerek, bilirsin. Ama kesinlikle eminim ki bir gün, bir yerde gene karşılaşacağız, çünkü bizler ayni yolun yolcusuyuz.”  

Ayrılmamız gerektiğini biliyordum, ama gene de hüzünlenmiştim. Sanki kırk yıllık dostumdan ayrılıyordum.  Bu dünyada her güzelliğin de, her zorluğun da bir sonu vardı. Bana öyle geliyordu ki bizler  ezelden beri birbirimize dosttuk, kardeştik. Zaten gerçek kardeşlik ayni inanç ve ülküyü paylaşanların kardeşliğidir. Ona şöyle seslendim:

“ Ey sevgili dost, esenlikle git. Senden önce oraya varanlara bizden de selam götür, inşallah bizler de yakında kavuşacağız sizlere. Zaten kalpleri ayni aşkla atanlar hep beraber gibidirler. Ezelde beraberdik, şimdi beraberiz ve yepyeni bir zamanda ve yepyeni bir mekanda o Hak ülkesinde Allah’ın lutfu ile yine beraber olacağız.”

Mavi göklere doğru uçan dostuma, gözden kayboluncaya kadar baktım, el salladım. Yeni bir ruh ile, öncekinden daha güçlü olarak yaşamıma kaldığım yerden devam etmek üzere arabamla yola koyuldum. Hava kararıyordu, ama biliyordum, yine sabah olacak ve güneş doğacaktı...