Bölüm-16
YAĞMURLU BİR GÜN
Arabamla Girne’den Lefkoşa’ya doğru gitmek üzere yola çıkmıştım. Sabahın ilk saatleriydi. Bütün gece yağan yağmur hala hız kesmemişti. Yollarda yer yer göller oluşmuştu. Biraz ilerde yolun kenarında yağmurdan ıslanmış bir genç gülümseyen bir yüzle elini kaldırmış eliyle kendisini de almamı rica eden bir işaret yapıyordu, durup aldım. Kıbrıs’lı bir gençti, okuluna, üniversiteye gidiyormuş, sohbete başladık;
“Bütün gece yağdı, hala daha durmadı, alt yapı eksikliği, yolların yapılışındaki hatalar, zaten ülkemizde yanlıştan çok ne var?” dedim, üniversiteli genç cevap verdi:
“ Müslüman işi, ne beklersin?...”
“Müslümanlıktan dolayı mı oluyor bütün bu hatalar, olumsuzluklar?” Dedim.
“Be abi, Avrupada böyle şeyler olurmu, Rum tarafında neden herşey bizim taraftan daha güzel? Onların yolları da , şehirleri de, düzenleri de bizden daha iyi değil mi? Zaten nerde bir geri kalmış ülke varsa o ülke illa Müslüman ülkesidir. Bizi geri bırakan İslam dini değilmidir?
Müslüman bir bilim adamı var mı tarihte, ne gezer. Her şeyi hristiyanlar buldu, müslümanlar da hazır buldu, bilim onlarda, teknoloji onlarda, para onlarda, hayat onlarda, bizde ne var? Bizde ve İslam ülkelerinde geri kalmışlık, tembellik, pislik, yalancılık, dolandırıcılık, rüşvetçilik, bir de üstüne üstlük terörizm. Medeni dünyanın başına bela olduk, yalan mı? Abi!
Sana birşey söyleyim mi? Ben bu okula giderim, ama bitirince ne olacak, memlekette iş var , mı, bitirince iş mi bulacam? Bütün gençlere sor, hangisi dışarda iş bulur da gene Kıbrıs’ta kalır? Kimse kalmaz, Müslümandan uzak olacaksın be abi...”
Her ne kadar bu gibi sözlere ve fikirlere alışkın idiysem de gene bir an ne diyeceğimi bilemedim. Bir yandan gencin sözlerinin çoğunun doğru olduğunu ben de biliyordum, bir yandan da bizde ve diğer sözde İslam ülkelerindeki olumsuz ve kimse tarafından beğenilmeyen durumun sebebi olarak İslam’ın gösterilmesi beni üzmüştü. Gençlerimizin gerçek İslam’dan haberi olmaması kimin suçu idi, anne- babaların mı, yoksa eğitim sisteminin mi? Neden toplum olarak dinimizden bu kadar habersizdik... Daldığım düşünceden genç üniversitelinin sorusu ile kendime geldim:
“ Haksızım be abi?”
“ Gördüğün hatalar ve bozuk düzenler konusunda haklısın, ama bunların sebebinin İslam olduğu konusunda yanlışsın, yanılıyorsun. Yani hastalığı teşhis ettin, farkına vardın ama hastalığa neyin sebeb olduğu konusunda yanlış bir sonuca vardın” dedim. Sonra devam ettim:
“İslam dini bize ve diğer Müslüman ülkelere kötü bir şey yapmadı ama bizler ve diğer kendilerine müslüman diyen diğer ülke halkları asırlardır İslamiyete çok şeyler yaptık, İslamı gerçeğinden ayırıp tanınmaz hale getirdik. Sen İslam hakkında ne biliyorsun, İslam deyince aklına ilk gelen şey nedir?” diye sordum ona. Genç biraz düşündükten sonra samimi ve ciddi bir ses tonu ile konuşmaya başladı:
“ Daha küçük bir çocuktum,bizim köyde bir hoca (İmam) vardı, Çoğu zaman camiyi açmazdı. Zaten açsa da camiye giden ya bir kişi ya da iki kişi bulacaktı, o da cuma günleri. O hoca yaşlı ve cahil biri idi, hatta babam onun içki bile içtiğini gördüğünü söylerdi, onu köyde sayan da yoktu. Bizim evde namaz kılan, oruç tutan biri yoktu, din hakkında iyi birşey söyleyen de yoktu. Yani bizim hayatımızda dindarlıktan eser bile yoktu desem yalan olmaz. Sonra orta okulda din dersi gibi birşey vardı ama bu dersi verecek yetişmiş ve İlahiyat gibi bir okuldan mezun öğretmen olmadığı için başka bir ders öğretmeni din dersini veriyordu. Ama derste bize diyordu ki ‘Ben size bu dersi veriyorum ama ben de bunlara inanmıyorum, ne İslama, ne peygambere ve hatta ne de Allah’a inanmam...’ Be abi! Bu devirde el kesme olur mu, kadınları taşlayarak öldürme olur mu, kadınların çarşaf giymesi olur mu? Ben bu dini nasıl seveyim, nasıl bu dini kabul edeyim? İyilik insanın kalbindedir, senin kalbin iyi ve temiz olduktan sonra namaza ne gerek var bütün gün aç kalıp oruç tutmaya ne gerek var? Bindörtyüz sene öncesine geri mi dönelim şimdi? Hayatta ne kadar güzel şey varsa, ne kadar zevk aldığımız şey varsa hepsi yasak. Bu din bu zamana uymaz !.... Müslüman olarak övünebileceğimiz neyimiz var, dünya medeniyetine ne katkımız oldu?...
O anda önümüzde giden bir arabanın camından bir elin çıktığını ve arkaya doğru bir cam şişeyi fırlattığını dehşetle farkettim. “Eyvah” dedim şimdi arabamın lastikleri birşey olursa, bir kaza yaparsam diye düşündüm o an. Neyse Allah korudu, şanslıydık kötü birşey olmadı. Dehşete kapılmış olan gence dönerek;
“ Bu davranışın da sorumlusu İslam mı?” diye sordum. Genç düşünceye daldı, bir şey diyemedi. Ona dedim ki;
“ Sen Kur’an’da beyni ve aklı kullanmaktan kaç defa söz edildiğini biliyormusun? Sen Kur’an’daki hiçbir ayetin bilimle çetışmadığını biliyormusun? Sen bilimin şu anda varmış olduğu yere gelmek için müslüman bilim adamlarından ve onların katkılarından nasıl faydalandığını biliyormusun? Sen İslamın bilime ve çalışmaya ne kadar önem verdiğini, İslamın gelişinden bin yıl sonrasına kadar bölgemizde İslamın bugün hayran olduğumuz batı karşısında gerek medeniyette, gerek refahta ve gerek askeri alanda üstün olduğunu biliyormusun? Elbette ve ne yazık ki bilmiyorsun...Ve ne gene itiraf etmeliyim ki bu senin ve senin gibi gençlerin suçu değil. Eğer istersen ve araştırmaya da vaktin yoksa ben sana İslam ve Kur’an’da bilime ne kadar önem verildiğini, tüm dünyanın müslüman bilim adamlarına ve İslamiyete neleri borçlu olduğunu anlatan ve açıklayan bilgiler verebilirim. El kesme vs. gibi cezalar, kurallar veya İslamın diğer uygulamalarını tek tek alıp şimdiki düzene uygun olmadıklarını söylemek mümkündür. Ama bilmelisin her sistem kendi içinde bir bütündür. Bir sistemin bir parçasını alıp diğer bir sisteme uygun olup olmadığını, o sistemde işe yarayıp yaramadığını düşünmek bizi yanıltabilir. Mesela bir mersedes otomobil iyi bir otomobildir, bir opel de öyle. Ancak birinin motor pistonlarını diğerininkine monte edemeyebilirsin ve bu onun yararsız olduğunu göstermez. İslam sistemi, emirleri ile yasakları ile, kısaca her şeyiyle bir bütündür, bütün parçalar birbirlerini tamamlar ve bir saatin parçaları , dişlileri gibi birlikte oldukları süre en iyi bir çalışma ve mükemmellik ifade eder. Yoksa diğerlerinden ayrılan bir parçanın yanlış veya işe yaramaz olduğunu söylemek bir bilgisizliğin sonucudur. Bu konular birkaç dakika içerisinde anlatılamaz. Bana e-mail adresini verirsen sana bu bilgileri göndermeyi çok isterim. Öncelikle İslamın bilime ve çalışmaya engel olup olmadığını öğrenmen lazımdır. Sen de, günümüzün çağdaş ve aydın insanlarından biri olma yolunda olan bir kişi olarak, duyduğun şeyleri araştırmadan, öğrenmeden onlar hakkında iyi veya kötü dememelisin. Hele kendi dinin hakkında kaynaklarını araştırıp doğru bir bilgiye ulaşmadan kulaktan dolma bilgilerle ileri geri fikir yürütmek sana hiç yakışmaz. Bilgiye dayanmayan fikrin gerçekte hiçbir kıymeti ve faydası yoktur. Bunun üzerine genç beni mutlu eden şu cevabı verdi:
“Üşenmeyip bana bu konular hakkında bilgiler gönderirsen ben de sana söz veriyorum, onları dikkatle okuyup değerlendireceğim. Hatta diğer arkadaşlarıma da gönderip onların da bu bilgilere ulaşmalarını sağlayacağım.”
Bu olaydan bir sonraki gün araştırmalara başladım, Kur’an’a baktım, hadis kitaplarına baktım, internetten araştırdım ve sonunda bulduğum bilgileri bir araya getirdim ve ona gönderdim. Birkaç gün içinde bulduklarım şunlardı:
“....Sen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.” ( Haşr 14.)
“ Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için ( Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır.” (Bakara 164.)
“ Allah size işte böylece âyetlerini açıklar ki düşünüp hakikatı anlayasınız.” ( Bakara 242.)
“... Siz hiç düşünmez misiniz?” (Âl-i İmran 65.)
“ Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (Âl-i İmran 118.)
“ Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için açık ibretler vardır.” (Âl-i İmran 190.)
“ Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların düşünemeyen bir topluluk olmalarındandır.” ( Mâide 58.)
“ De ki: Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu tuhafına gitse de ( bu böyledir). Öyleyse ey akıl sahipleri! Allah’tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz. (Mâide 100.)
“ Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Allah’tan korkup sakınanlar için ahiret yurdu kesinlikle daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz? ( En-am 32.)
“ ... İşte bunlar Allah’ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız.( En-am 151.)
“ Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir. (En-fal 22.)
“... Hâla akıl erdiremiyor musunuz?” ( Yûnus 16.)
“Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat sağırlara- üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyuracaksın?” ( Yûnus 42.)
“ O akıllarını kullanmayanları murdar(inkarcı) kılar.” ( Yûnus 100.)
“Ey kavmim! Ben, ona (peygamberliğe) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Hâla aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Hûd 51.)
“ Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. ( Böyle iken ) yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” ( er Râd 4.)
“ İşte bu ( Kur’an ), kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın bir tek Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara( gönderilmiş ) bir bildiridir ( İbrahim 52.)
“...Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.” ( Nahl 43.)
“... (Resulum) de ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunu hakkıyla düşünür.” Zumer 9.)
“ Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.” ( Alak 3-5.)
“ ...İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size ayetleri açıklar.” ( Bakara 266.)
“ Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de isteyerek geldik dediler.” ( Fussilet 11.)
“ Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?” ( Zâriyat 20-21.)
“ Her şeyden de çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.” ( Zâriyat 49.)
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde( evrede) yaratan, sonra arşa istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (Âraf 54.)
Yukarıdaki ayetteki gece ve gündüz anlatımı size uzaydan bakıldığında dünyanın kendi ekseni etrafında dönerken gece ve gündüzün oluşumunu hatırlatmıyor mu?
“Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra arşa istiva eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah’tır.( Bunların) herbiri belirli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kevuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip ayetleri açıklamaktadır.” (R’ad 2.) Bu ayette de ayın ve diğer gezegenlerin herbirinin birer belirli yörüngeye sahip oldukları anlatılmaktadır. Bir başka ayette:
“ Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri belli bir vadeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen, haberdardır.” ( Lokman 29.)
“ Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.”
Yasin suresi 40. ayetteki bu anlatım tam bir bilginin sonucudur ve bugünkü bilgimize de uygundur.
“ Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üstüne örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıyor. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O, azîzdir, ve çok bağışlayandır.” ( Zumer 5.)
Kur’an-ı Kerim insanları, Allah’ın yaratığı yerler, gökler ve canlı cansız diğer yaratılmışlar ve hatta bizzat kendileri üzerinde düşünmeye çağırır ve bu yolla O’nun koyduğu kanunları görerek, öğrenerek düzenden düzen koyucuya, yaratılanlardan Yaratana ulaşmalarını ister.
Okuyanların sıkılıp yorulacakları endişesi ile bu kadarını yeterli görüp benzer âyetleri sıralamayı bırakıp bu konularda İslam peygamberi Hz. Muhammed’in sözlerinden bir kısmına göz atalım:
“İlim elde etmek her müslüman kadına ve erkeğe farzdır.”
“İlim aramak için bir tarafa yönelen kimseye Allah, cennet yolunu kolaylaştırır.”
“Muhakkak ki alimler, peygamberlerin mirasçılarıdır.”
“Hikmet ( faydalı bilgi) mü’minin kaybolmuş malıdır, onu nerede bulursa alır.”
“İlim öğrenmek, beşikten mezara kadar farzdır.”
“Aklı olmayanın dini yoktur.”
“İlmin yarısı soru sormaktır.”
Bugün müslümanların fakirliği ve güçsüzlüğünün sebebi olarak İslam dinini suçlamak akılla ve insafla bağdaşmaz. Elbette din insanlara dünya işlerini nasıl yapacaklarını, nasıl makina yapacaklarını, nasıl uzaya çıkacaklarını göstermek için gelmemiştir. Ancak İslam asla insanlara tembelliği, miskinliği ve Allaha inanmayanlar karşısında zillet içinde olmalarına yol açacak bir tutum, davranış içinde olmalarını da istememiş, tavsiye de etmemiştir. Aksine İslam Yaratlımış herşeyin insanların emrine ve kullanmasına verilmiş olduğunu, insanın dünya üzerinde kendilerine verilen akılla düzenlemeler yapmalarını, yaratılmışlar üzerinde egemenlik kurarak Allah’ın yaratma işlerinde görev almalarını ve katılmalarını ister. Allah dünyada yaratırken çoğu kez insanlar da bu yaratmada rol alır. Bu insanların diğer yaratılmışlara karşı kendilerine verilen bir üstünlüktür. Medeniyet manevi yükselmenin dışında bir de insanların yapabilme beceri ve başarıları ile ölçülmektedir. Milletlerin meydana getirdikleri eserler, icatlar, araçlar, binalar gibi şeyler onların ne kadar medeni oldukları hakkında her zaman bizlere bilgi verici olmuştur. Kısaca dünya emrimize verilmiştir, onu tüm insanlar için, iman, vicdan ve akıl ile kullanarak daha güzel ve daha mutlu bir hale getirmek bizim görevimizdir. İmansız akıl maddi ve kişisel çıkar odaklı olacak, bu şekilde elde edilen teknolojik ve maddi güç bazılarının acıları üzerinde bazılarına mutluluk getirmek gibi kötü bir sonuç doğuracaktır. Bugün batı dünyasının dünyanın geri kalmış ülkeler ile sürdürdükleri ekonomik ilişkilerin dünyamızı ne hale getirdiği ortadadır.
İslam insanları yeryüzünde çalışmaya teşvik eder:
“ Allah yeryüzünü sizin emrinize vermiştir. Yeryüzünde gezin dolaşın ve rızık olarak verdiği şeyleri elde ederek faydalanın.” ( Mülk 15.) Hz peygamberimiz, kimsenin hakkına el atmadan çalışıp kazanmayı özendirir:
“Çalışmaktan elleri nasır bağlayan ve yorgun olarak uyuyan kimsenin günahları bağışlanır.”
Ancak İslam her konuda olduğu gibi dengeyi ve orta yolu gözetir:
“Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu kazanmaya çalış. Dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas 77.) İslam peygamberi inanları şöyle uyarır:
“Sizin en iyiniz kimdir biliyormusunuz? Dünyası için ahiretini, ahireti için de dünyasını terk etmeyendir. Çünkü böyle kimse her ikisini de kazanır, başkasına muhtaç olmaz.”
İslam insanın daima ileriye gitmesini, kazançta olsun, hayırda olsun, yaptığı işin kalitesi ve verimliliğinde olsun hergün bir öncekinden daha ilerde olmasını ister:
“İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.” ( Hadis-i şerif )
medeniyetine ışık tutan çok sayıdaki internet sitelerinden birine bir göz atalım.
Aşağıdaki yazı , www.harunyahya.net sitesinden alınmıştır.
Otomatik kapılar, kuyulardan motorsuz su çeken aygıtlar, demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş yoğunlukları, zamanın göreceliği, pnömatik aletler, otomatik kontrol sistemleri… Bunların hiçbiri, içinde bulunduğumuz yüzyılın keşifleri değildir; bunlar, 6-7 yüzyıl öncesine ait buluşlardır.
Bilim ve teknoloji, yaşadığımız yüzyılda dünya tarihini etkileyecek önemli gelişimlere ve değişimlere vesile oldu. Tüm ülkelerde, yaşam koşullarını köklü ve süratli bir şekilde etkileyen teknoloji, artan dünya nüfusunun pek çok sorununa çözüm getirdi. Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesinde büyük payı olan bilim ve teknolojinin tarihi gelişimi de son derece hızlı oldu. Peki, bilim ve teknolojinin önderliğini üstlendiği uygarlık ve kültür alanındaki bu değişimin tarihsel başlangıcı hangi dönemlerde başlamıştır?
Yukarıda saydığımız keşiflerin tamamı, dokuzuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar uzanan dünya tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan “İslam Uygarlığı”nın ürünüdür. Tüm yaşamlarını, dolayısı ile bilime dair tüm çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslümanlar, kendilerine atfedildiği gibi bilimi reddetmeyip sahip çıkmışlardır. Akıla ve bilgiye dayanan uygarlıkları, dünyanın bugün sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık etmiştir.
Kuran'da, evrenin yaratılışı ve kainatın düzeni ile ilgili ayetlerin bildirilmesi, bilgi sahibi olmaya büyük önem verilmesi, doğada Allah'ın varlığının delillerinin görülmesi, evrendeki her nesne ve varlığın birbirine olan uyum ve bağlılığı; söz konusu dönemde bilimin ilerlemesine yol göstermiştir.
Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla uygarlığın ilk adımlarının atılmasına vesile olan Müslümanlar, ilerlemenin yolunu açmışlardır. İslam tarihinde, bilim dallarını tek tek incelediğimizde, hepsinin kaynağının Kuran-ı Kerim olduğunu, maddi-manevi her şeyin Allah'ın yarattığı sistemin bir parçası olduğunu defalarca ispat ettiğini görmekteyiz.
Müslüman bilim adamları öncelikle, Batı’da Roma ve Doğu’da başta Çin olmak üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imanî ve teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki çalışmalarının ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.
İSLAM, BİLİM ve TEKNOLOJİYE NASIL YÖN VERDİ?
Otomatik kapılar, kuyulardan motorsuz su çeken aygıtlar, demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş yoğunlukları, zamanın göreceliği, otomatik kontrol sistemleri… Bunların hiçbiri, içinde bulunduğumuz yüzyılın keşifleri değildir; bunlar, 6-7 yüzyıl öncesine ait buluşlardır.
Bilim ve teknoloji, yaşadığımız yüzyılda dünya tarihini etkileyecek önemli gelişimlere ve değişimlere vesile oldu. Tüm ülkelerde, yaşam koşullarını köklü ve süratli bir şekilde etkileyen teknoloji, artan dünya nüfusunun pek çok sorununa çözüm getirdi.
Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesinde büyük payı olan bilim ve teknolojinin tarihi gelişimi de son derece hızlı oldu.
Peki, bilim ve teknolojinin önderliğini üstlendiği uygarlık ve kültür alanındaki bu değişimin tarihsel başlangıcı hangi dönemlerde başlamıştır?
Yukarıda saydığımız keşiflerin tamamı, dokuzuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar uzanan dünya tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan “İslam Uygarlığı”nın ürünüdür. Tüm yaşamlarını, dolayısı ile bilime dair tüm çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslümanlar o dönemde bile bilime sahip çıkmışlardır. Akıla ve bilgiye dayanan uygarlıkları, dünyanın bugün sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık etmiştir.
Kuran'da, evrenin yaratılışı ve kainatın düzeni ile ilgili ayetlerin bildirilmesi, bilgi sahibi olmaya büyük önem verilmesi, doğada Allah'ın varlığının delillerinin görülmesi, evrendeki her nesne ve varlığın birbirine olan uyum ve bağlılığı; söz konusu dönemde bilimin ilerlemesine yol göstermiştir.
Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla uygarlığın ilk adımlarının atılmasına vesile olan Müslümanlar, ilerlemenin yolunu açmışlardır. İslam tarihinde, bilim dallarını tek tek incelediğimizde, hepsinin kaynağının Kuran-ı Kerim olduğunu, bilimin maddi-manevi herşeyin Allah'ın yarattığı sistemin bir parçası olduğunu defalarca ispat ettiğini görmekteyiz.
Müslüman bilim adamları öncelikle, Batı’da Roma ve Doğu’da başta Çin olmak üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imanî ve teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki çalışmalarının ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.
Beşinci yüzyılın ikinci yarısında doğup gelişen İslamiyet, deneye ve gözleme dayalı bilimin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Emevi halifelerinden Muaviye, bir milyon civarında kitabı barındıran "Darü'l-Hikme"yi (İlim Kültür Yuvası) kurar. Halife el-Hakim de, 400 bin ciltlik bir kütüphane kurarak bilim adamlarını Kurtuba'da toplar. 8. Yüzyıl’ın sonlarına doğru Halife Harun-el-Raşid, Aristoteles'in tüm kitaplarını, Galen ve Hipokrat gibi büyük bilim adamlarının birçok eserini Arapçaya çevirtir. Halife el Memun, Bizans'a ve Hindistan'a elçiler göndererek çevirmeye değer kitap aratır ve Bizanslıları yendiği savaşta, savaş tazminatı olarak sadece Eski Yunan yazmalarını ister.
Böylece İslam dünyası, önceki dönemlerde yapılan tüm bilimsel çalışmaları toparlayarak kaybolmasını önler; daha sonra bu çalışmalar, Arapçadan Batı dillerine çevrilir. Endülüs Devleti'nin kurulması ile Musevi, Hıristiyan ve İslam kültür geleneklerinin buluşması, İspanya'yı bilim ve kültür merkezi haline getirir.
İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, 'Kimyasal maddeleri, uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve madenler' olarak dört grupta toplar. Cabir Bin Hayyan’ın bu çalışması, modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier'e öncülük eder.
El-Kindi, Einstein'dan 1100 yıl önce 800 yılında, izafiyet teorisi ile uğraşır. El-Kindi, 'Zaman cismin var olma süresidir, zamanla bilinebilen ve ölçülebilen hız ve yavaşlıkta hareketin sonucudur. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız değildir, göğe doğru çıkan bir insan ağacı küçük görür, inen insan ise büyük görür' der.
Tıp ve eczacılıkta İbn-i Sina ve Razi gibi alimler, anatomi ve tedavi alanına pek çok yeni bilgi eklerken; tarih ve coğrafya bilimlerinde Idrisi, Hamevi ve Taberi ve adını bu satırlara sığdıramayacağımız pek çok İslam âlimi, bilimsel teorilerde önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Özellikle optik alanında, on birinci yüzyılda İbn-i Heysem, bu bilim dalını tek başına yeniden inşa etmiştir. Dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan Sabit bin Kurra, astronomi alanındaki ilk büyük yeniliği gerçekleştirmiş; Batlamyusçu sisteme, dokuzuncu yıldızsız küreyi eklemiştir. On üçüncü yüzyılda, bu sistemin karşılaştığı güçlükleri fark eden yine Müslüman astronomlar olmuş ve Batlamyus’çu olmayan gezegen modellerini geliştirmişlerdir. Bunlar, gerçekten zamanlarının çok ilerisinde çalışmalardır. Söz konusu çalışmaları ile bilim tarihine adlarını yazdıran Müslüman bilim adamları, devlet tarafından maddi-manevi destek görmüş, teşvik edilmiş, halk arasında itibar kazanmışlardır. Aynı dönemin Avrupa’sında ise durum tamamen farklıdır. Bilime hizmet eden Avrupalı bilim adamları, pek çok engelleme ile karşılaşıp kısıtlanmakta, hatta çalışmaları tamamen durdurulmak istenmekteydi.
Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekleyerek bugün kullandığımız rakamları oluşturuyor; fen bilimlerinde, deneyle sabit olmayan bilgilere itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi hesapladığı gibi, Dünya’nın eksenindeki eğimi en doğru şekilde hesaplıyordu.
Trigonometrik bağlantıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren El-Battani, 877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar; Tanjant ve Kotanjant'ın tanımını yaparak Sinüs, Tanjant ve Kotanjant'ın sıfırdan doksan dereceye kadar tablosunu hazırlar.
Ebubekir er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan bağırsağını kullanır; tıp biliminde deney ve gözlemin çok önemli olduğundan bahseder ve başhekimi olduğu hastanede görev alacak olan doktorların uzmanlaşmaları gerektiğini söyler.
Ebü'l-Vefa trigonometriye Sekant ve Kosekant kavramlarını kazandırır. Gözün görülebilir cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklid ve Batlamyus'a karşı; 'Görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler vasıtası ile nakledilir' diyerek, yaptığı sayısız denemelerle 'göze gelen uyarıların görme sinirleri ile beyne iletildiğini' söyleyen İbnü-l-Heysem ise optik biliminin öncüsüdür.
Çeşitli maddelerin birbirinden ayırt edilme yollarından birinin, maddelerin özgül ağırlıkları olduğunu söyleyerek, sıcak su ile soğuk su arasındaki özgül ağırlık farkını tespit eden el-Beyruni; 973 yılında 'Bilimsel çalışmaların, deneylerle ispat edilmesi gerektiğini ve belgelere dayanmasının zorunlu olduğunu' söyler. İbnu'n-Nefis, 1200'lü yıllarda, küçük kan dolaşımını keşfeder.
Bütün İslam ülkelerinde matematik, tıp, uzay bilimleri ve daha birçok ilimin okutulduğu eğitim kurumları, rasathaneler; dönemin en gelişmiş teçhizatları ile donatılmış hastaneler, herkese açık kütüphaneler bulunmaktaydı. Bağdat, Harran ve Endülüs başta olmak üzere Mısır, Kuzey Afrika ve Doğu Fırat çevresindeki birçok İslam şehrinde, eğitim sistemi ve ilim, söz konusu döneme örnek teşkil edecek düzeyde geliştirilmişti. Müslümanlar, yaşadıkları şehirleri uygarlık merkezleri haline getirmişlerdi. Bunlardan biri olan Kurtuba, hastaneleri, kütüphaneleri ve Orta Avrupa'dan öğrencilerin eğitim görmek üzere geldiği okulları ile Avrupa'nın en modern şehri olarak bilinmekteydi.
Kültürel ve sosyal alanda meydana gelen atılımlara paralel olarak ilerleyen bilim ve teknoloji, Osmanlı devleti döneminde doruğa ulaşmıştır. Hazerfen Ahmet Çelebi, Lagari Hasan Çelebi gibi alimler, alanlarında tarihin ilk örnek çalışmalarını gerçekleştirmişlerdir.
14. Yüzyıl’da matbaanın icadı ile 1400-1500 yılları arasında, Arapçadan ve Eski Yunancadan birçok kitap Latinceye çevrilir. Aristoteles'in tüm kitapları, 1495 yılında basılır. Thales'in Mısır'a, İslam dünyasının da Bizans ve Hindistan'a yaptığı bilimsel amaçlı seyahatler gibi, Avrupa'dan birçok bilim adamı da İslam dünyasına gelerek bilimsel kitapları toplarlar. Bilimsel eserler, Doğu Uygarlığı’ndan Batı Uygarlığı’na doğru yönelir. Eski Yunancadan Arapçaya çevrilen bilimsel eserler yeniden Arapçadan Latinceye çevrilmeye başlanır.
Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra, doğa bilimlerinin öğretilmesi medreselerden yavaş yavaş kalkar. Bu dönemden sonra İslam anlayışındaki yetersizlik, İslam dünyasının zaman içerisinde bilim dünyasından silinip yok olmasına neden olur.
BİLİMİN MÜSLÜMAN ÖNCÜLERİ
Ebul İz El Cezeri
Batı dünyasında adı kısaca “el Cezeri” olarak bilinen “Bedi'el-Zaman Abu el-izz İsmail el-Razzaz el-Cezeri”, 1136'da Diyarbakır'da doğdu. XIII. yüzyılın başında, Diyarbakır Artuklu Sarayı’nda 32 yıl başmühendislik görevi yaptı. Biz bugün el Cezeri'yi, su saatleri, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtarlar ve robotlar gibi, pratik ve estetik birçok düzeni tasarlayan ve bunların nasıl gerçekleştirileceğini anlatan “Kitab-el Hiyal” adlı kitabın yazarı olarak tanıyoruz.
Tarihte sibernetiğin kurucusu olma şerefi onundur. Sibernetik; haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimidir. İnsanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. Bu bilim, zamanla gelişerek bugün kullandığımız bilgisayarların ortaya çıkmasına imkan tanımıştır.
Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda; Fransızlar Descartes ve Pascal'ı; Almanlar Leibniz'i, İngilizler de R. Bacon'ı öne sürseler de, aslında Cezerî bunu ortaya koyan ve ilim dünyasına sunan ilk bilgindir.
Günümüz fizik ve mekanikçileri, "ısı etkisiyle haberleşerek denge kurma" sisteminin, ilk olarak J. Watt'ın 1780'de regülatörü keşfiyle başladığını söylerler. Fakat bunun da yine Cezerî'ye dayandığı, onun meşhur eseri Kitabü'l-Hiyel'in 171. sayfasındaki şekilde açıkça görülür. Bu sayfada regülatörün şekli, bir kuşun hareketiyle karşılıklı haberleşerek ayarlanmaktadır.
Kitapta, mühendislikle ilgili 50 farklı aletin plan ve işleyişi hakkında bilgiler de verilmiştir. Bugün, İstanbul’daki Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüphanesi'nde bulunan A3472 kayıtlı yazma, özgün eserin ikinci el bir kopyasıdır. Altı kısımdan oluşan eserde, 50 farklı düzen anlatılmaktadır.
Kitaptaki sistem ve şekiller incelendiğinde, Cezerî'nin büyük bir su mühendisi olduğu görülmektedir. Kitap, kısmen ve ilk defa E. Wiedeman ve F. Hauser tarafından Almancaya çevrilmiş ve 1908-1921 seneleri arasında yayımlanmıştır. 1974'te, Donald R. Hill, eserin tamamını İngilizceye tercüme edip bastırdı. Kitapta anlatılan su saatlerinden biri; Dünya İslam Festivali için Londra Bilim Müzesi'nde örneğe uygun olarak yapılıp çalıştırıldı.
Hazinî
Asıl adı Abdurrahman El Mansur olan bu İslam bilgini, XI. Yüzyıl sonları ile XII. Yüzyıl’ın başlarında, Horasan’da yaşamıştır. Aslen Yunanlı bir köle olmasına karşın, sonradan İslam dinini seçmiştir. Hazinî, ölçü ve tartı teorilerine yaptığı katkı ile tanınır. Bilime yaptığı diğer bir önemli katkı da yerçekimi hakkındaki görüşleridir. Hazinî, Newton’dan 500 yıl önce, “her cismi yer kürenin merkezine doğru çeken bir güç” olduğunu söylemiştir. Roger Bacon’dan yüzyıl önce de, dünyanın merkezine doğru yaklaştıkça, suyun yoğunlaştığı fikrini ortaya atmıştır.
Hazinî, kimyasal maddelerin yoğunluk ve özgül ağırlıklarını ölçmek amacıyla icat ettiği hassas terazilerle, kimya bilimine de önemli katkılarda bulundu. Öyle ki, icat ettiği ve “Mizanü’l-Hikme” (Hikmet Terazisi) adını verdiği bu hassas terazi ile yaptığı yoğunluk ve ağırlık ölçümleri, günümüz teknolojisi kullanılarak yapılan ölçümlerden pek farklı değildir.
ELEMENTLER Hazinî’ye Göre Modern Kimyaya göre
Altın 19.05 19.26
Civa 13.56 13.59
Bakır 8.66 8.85
Pirinç 8.57 8.40
Demir 7.74 7.79
Kalay 7.32 7.29
Kurşun 11.32 11.35
Hazinî, Zîc-i Sanacarî (Yıldız Katalogu) adlı eserinde, yıldızlar ve gezegenlerle ilgili bilgilere ve Selçuklu devletinin enlem ve boylamlarına da yer vermiştir. ‘Risale fi’l-Âlât’ (Aletler Bilgisi) adlı kitapçığında ise gözlem aletlerini konu almıştır.
Musaoğulları
Horasan'lı Musa Bin Şakir'in oğulları Muhammed Hasan ve Ahmed, bilim ve teknoloji tarihinde Benu Musa, "Musaoğulları" olarak bilinir. Benu Musa kardeşler, Abbasi Halifesi Memun (M.S. 813-833) ve onu izleyen halifeler zamanında, matematiksel bilimlerin gelişmesi yönünde etkin rol oynamış kişilerdi.
Kardeşlerden Ahmed'in teknolojiye ilgisi, ‘Kitab-el Hiyal’ adlı bir eserin yazılmasına neden olmuş olmalıdır. (M.S. 850) Ülkemizde Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüphanesi'nde bulunan bu eserde (A3474), sihirli kaplar, fıskiyeler, kandiller, bir dansimetre, bir körük ve bir kaldırma düzeninden söz edilmektedir. Cisim, su ve hava etkisiyle oluşturulan “harika düzenler” ya da “harika otomatlar” bilimine, İslam Dünyası’nda “ilm al alat al ruhaniyet” (Pnömatik Aletler İlmi) ya da kısaca “ilm al hiyal” (Harika Düzenler İlmi) adı verilmektedir.
Akfani'nin tanımına göre, pnömatik aletler ilmi, boşluğun bulunmaması prensibine dayanan bir takım aletlerin nasıl imal edileceğini konu edinen bir ilimdir. Amaç, ölçülü kaplar, sifonlar ve diğer elemanlardan oluşan bu düzenleri oluştururken zihni eğitmektir.
Benu Musa Kardeşler’in Kitab-el Hiyal adlı eserinde yer alan 100 düzen içinde, 18 tane otomatik kontrol düzeni bulunur. İncelendiğinde, bunların teknik yönden, bugün hala kullanılabilir türden otomatik kontrol sistemleri olduğu görülür.
Hârizmî
9. Yüzyıl’da Hârizm'de dünyaya geldiği için Hârizmî adıyla tanınan ve büyük bir olasılıkla Türk olan Muhammed ibn Musa, Memun'un Bağdat'ta kurduğu Bilgelik Evi'nde bulunmuş ve bu kurumun kütüphanesinde matematik ve astronomi alanlarında araştırmalar yapmıştır. Aritmetik ve cebirle ilgili iki yapıtı, matematik tarihinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.
Aritmetik kitabının Arapça aslı kayıptır; bu nedenle bu yapıt, De Numero Indorum (Hint Rakamları Hakkında) adıyla Batılı Adelard tarafından yapılan Latince tercümesi sayesinde günümüze kadar ulaşabilmiş ve tanınabilmiştir. Hârizmî, bu yapıtında, on rakamlı konumsal Hint rakam sistemi ile hesaplama sistemini anlatmış ve Batılı matematikçiler, Romalılardan bu yana yürürlükte bulunan harf, rakam ve hesap sistemi yerine, Hint rakam ve hesap sistemini kullanmayı bu yapıttan öğrenmişlerdir. Bu hesaplama sistemine, daha sonraları algorism denecektir; bu terim, ünlü matematikçinin isminden, yani el-Hârizmî'den türetilmiştir.
Hârizmî'nin cebir konusundaki yapıtı ise, ‘el-Kitâbü'l-Muhtasar fî Hisâbi'l-Cebr ve'l-Mukâbele’ (Cebir ve Mukâbele Hesabının Özeti) adını taşır ve bu konuda yazılmış ilk müstakil kitaptır. Hârizmî bu yapıtında, birinci ve ikinci dereceden denklemlerin çözümleri, binom açılımları, çeşitli cebir problemleri ve miras hesabı gibi konuları incelemiştir. Hârizmî, cebire ilişkin çalışmalarında, öncelikle birinci ve ikinci dereceden denklemler üzerinde durmuştur. Özellikle ikinci derece denklemlerde, bugün yaygın olarak kullanılan yöntemden farklı bir yöntem kullanmıştır. Bu yöntemle, dünyada ilk defa cebirsel çözümlemeleri geometrik çözümlemelerle yapmıştır.
Hârizmî'nin cebirle ilgili bu yapıtı, 12. Yüzyıl’da Chesterlı Robert ve Cremonalı Gerard tarafından Latinceye tercüme edilmiştir. Bu sırada kitabın adında bulunan "el-cebr" kelimesi, "algebra" biçimine dönüştürüldüğünden, Batı dillerinde, cebir terimini karşılaması için bu terim kullanılmaya başlanmıştır. Hârizmî'nin bu kitabı, Batılı matematikçileri büyük ölçüde etkilemiş ve Avrupa'da cebirin yaygınlık kazanmasında büyük rol oynamıştır.
Yapıtların en ilginç yönlerinden biri, açıların, trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren bir takım tablolar ihtiva etmesidir. Acaba Hârizmî, trigonometrik fonksiyonları biliyor muydu; yoksa bunlar, daha sonra Meslemetü'l-Mecrîtî tarafından mı bu yapıtlara ilave edilmişti? Bunu bilmiyoruz; ancak, bazı bilim tarihçileri, sinüs ve kosinüsü ilk defa Hârizmî'nin kullandığını, tanjant ve kotanjantı ise Meslemetü'l-Mecrîtî'nin eklediğini düşünmektedirler. Gerçek ne olursa olsun, İslâm Dünyası'nın mahsulü olan trigonometrinin Batı'ya girişinde bu bilgilerin önemli bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır.
Bunların dışında, Hârizmî'nin yön bulmada kullanılan usturlabın biri yapımını ve diğeri de kullanımını anlatan iki eseri daha mevcuttur. Hârizmî, Batlamyus'un Coğrafya adlı yapıtını, ‘Kitâbu Sureti'l-Ard’ (Yer'in Biçimi Hakkında) adıyla Arapçaya tercüme etmiş ve böylece, Yunanlıların matematiksel coğrafyaya ilişkin bilgilerinin İslâm dünyasına girişinde önemli bir rol oynamıştır. Düzeltmeler ve eklemeler nedeniyle hüviyetini kısmen de olsa değiştiren bu yapıt, önemli yerlerin enlem ve boylamlarını bildiren çok sayıda tablo içermektedir. Bu tablolar incelendiğinde, Hârizmî'nin tıpkı Batlamyus gibi, Yer'i ekvatordan kuzeye doğru yedi iklime, yani yedi enlemsel bölgeye ayırdığı ve enlemleri bu esasa göre belirlediği görülmektedir. Batlamyus tercümelerinden önce de bilinen bu yedi iklim sistemi, bu yapıttan sonra bütün Müslüman coğrafyacıları tarafından benimsenecek ve klasik dönem yapıtları, bu sisteme göre tertip ve telif edilecektir.
‘Kitâbu Sureti'l-Ard'ın nüshalarından birinde mevcut olan dört haritadan en mühim olanı, Nil'in kaynağını ve mecrasını gösteren haritadır. Nil'in Batı Afrika'dan değil de bir gölden doğduğunu bildirmesi oldukça dikkat çekicidir; bu kuram daha sonra, Batlamyus-Hârizmî Kuramı ismiyle tanınacaktır.
Haritalar arasında bir Dünya haritası yoktur; fakat enlem ve boylam verileri bize böyle bir haritayı çizmek için gerekli olan malzemeyi vermektedir.
Ali Kuşçu
XV. Yüzyıl başlarında Semerkant şehrinde doğan Ali Kuşçu, Semerkant Rasathanesi’nin Müdürlüğü’nü yaptığı sırada, Akkoyunlular adına Osmanlılarla barış görüşmelerinde bulunmak için İstanbul’a geldi. Elçilik görevini tamamlayınca da buraya yerleşti. Fatih Sultan Mehmet’in büyük desteğini gördü ve Ayasofya Medresesi’nde (Ayasofya Üniversitesi) görevlendirildi. Burada, Mirim Çelebi, Sarı Lütfü, Sinan Paşa gibi değerli bilim adamlarını yetiştirdi.
Bilhassa, astronomi ve matematik konularında çağının sınırlarını aşacak kadar önemli eğitim ve öğretim çalışmalarında bulunan Ali Kuşçu; Ayasofya Medresesi’nin çalışma programlarını da yeniden düzenlemiştir.
Semerkant Rasathanesi’nde iken ‘Zic-i Uluğ Bey’ (Uluğ Bey’in Yıldız Kataloğu) adlı eserin hazırlanması için gerekli gözlem ve hesaplamaları yaptı. Söz konusu eserde, 1018 tane yıldızın konumu belirtilmiş, astronomi bilimi ile ilgili pratik bilgilere yer verilmiş ve gök cisimlerinin hareketleri anlatılmıştır. Bu eser, çağının en ileri kurumsal matematik bilgilerini içerir.
‘Risaletü’l-Fethiye’ adlı eseri ise 19. Yüzyıl’da, İstanbul Mühendishanesi’nde (İstanbul Teknik Üniversitesi) ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserde, gök cisimlerinin yere olan uzaklığına yer vermiş; ayrıca, dünya haritasını da kitabının sonuna eklemiştir. Burada yer kürenin eksenindeki eğikliği 23o30’17” olarak tespit etmiştir. Bu, günümüz modern astronomi verilerine oldukça yakın bir tespittir.
Şerafeddin Sabuncuoğlu
Fatih Sultan Mehmet döneminin ünlü doktoru ve tıp bilginidir. 85 yaşında iken yazdığı ‘Mücerrebname’ adlı eserinde, kendi deney ve gözlemlerine yer vermiştir. Asıl çalışma alanı cerrahlık ve deneysel fizyolojidir. ‘Cerrahiyatü’l-Haniye’ isimli eserinde, cerrahlıkla ilgili çalışmalarına yer vermiştir. Bu eserinde, yaptığı cerrahi müdahaleleri resimlerle tasvir etmiştir.
Diş sağlığı ile ilgili olarak verdiği bilgiler oldukça ilgi çekicidir. Örneğin, bugün ‘paradontoloji’ bilim dalının konusu içinde yer alan birçok tıbbi aletin nasıl kullanılacağını ve nasıl temizlenmeleri gerektiğini açıkça anlatmıştır. Boğazından hasta olan bir kişiye yaptığı estetik cerrahi girişimi ve boğaza kaçan cismin çıkarılması, ele aldığı başka bir konudur. Hayvanlar üzerinde yaptığı çeşitli deneylere yer verdiği ‘Mücerrebname’ adlı eseriyle, günümüzden 500 yıl önce, deneysel fizyolojinin temellerini atmıştır. Yılan ısırmaları için, tiryak adını verdiği bir panzehir yapmış ve bunu bir horoz üzerinde denemiştir. Daha sonra kendini yılana sokturmuş, panzehiri yılanın ısırdığı yere sürerek kendini tedavi etmiştir.
Bursalı Ali Münşi
1710 yılında hekimlik yapmaya başlamış Türk bilim adamıdır. Tıp bilimine yaptığı en önemli katkılardan biri ‘Kınakına’ hakkındaki çalışmasıdır. Burada bu ağacın kabuklarının humma, sıtma gibi hastalıklara iyi gelmesi ile ilgili gözlemlerine yer vermiştir.
Bir başka çalışması da bugün dizanterinin en etkili ilacı olarak kullanılan ‘İpeka’ ile ilgilidir. Bu çalışmasında, Batılı kaşiflerce 1711 yılında Amerika kıtasında keşfedilen ‘kınakına’nın 1686’da İstanbul’da tanındığından bahsetmektedir. Ayrıca, ‘ipeka’yı dünyaya tanıtan (1686) Dr. John Hadrian Helvetius’ın yanlış fikirlerinin de kritiğini yapar. İpekanın ishallerde, dizanteride cilt hastalığında, uyuzda, öksürükte ve melankolide, kusma ve zehirlenmelerde nasıl kullanılacağını tarif eder.
1- http://www.elk.itu.edu.tr/kontrol/tarihce/tarihce1.html
2- Will Durant'ın, “The Age of Faith, The story of Civilization” (Fine Communications; July 1997) adlı eserinde bu konuyu ayrıntıları ile ele almıştır.
3- Adülhakim Koçin, “Çağını Aşanlar”, Bilim ve Teknik, Şubat 1991, s. 48
4- www.elk.itu.edu.tr/kontrol/ tarihce/tarihce.html
5- http://www.bilimtarihi.gen.tr/kimkimdir/harizmi.html
6- Adülhakim Koçin, “Çağını Aşanlar”, Bilim ve Teknik, Mayıs 1991, s. 42
7- Adülhakim Koçin, “Çağını Aşanlar”, Bilim ve Teknik, Haziran 1991, s. 46
8- Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk, “Bursalı Hekim Ali Münşi” DTCF Dergisi, VIII. cilt., 3. sayıdan ayrı basım, Ankara 1950.
9- Bursalı Ali Münşi'nin İpecacuanha Monografisi, Ankara Üni. Tıp Fak. Tıp Tarihi Ens. Ankara 1954, Çev: Prof. Dr. F. Nafiz Uzluk.
|