titles ana sayfa yazi disizi makaleler diger bilgiler iletisim




 

Bölüm-17 

  

GÜNEŞ DOĞDUĞU ZAMAN MUMA GEREK YOKTUR

 

Birkaç gün önce,  İslam hakkında konuştuğum ve kendisine bilmediği konularda bilgi vermeye çalıştığım gençten bir e-mail aldım, şöyle diyordu yazısında:

“ Abi, teşekkür ederim, daha önce hiç duymadığım, bilmediğim şeyleri öğrenmeme neden oldunuz. Ancak hala anlamadığım ve merak ettiğim bazı şeyler var. Mesela neden İslam dini bu kadar güzel esasları içerdiği halde bizler bu içler acısı haldeyiz? Bir de, neden müslüman olmadıkları halde hristiyan batı ülkeleri bu kadar kalkınmış, teknoloji ve bilimde, sanatta neden bizden ileri gittiler? Neden onların şehirleri bu kadar mükemmel, neden onlar uzay çağında, neden onların orduları ve silahları bizimkinden üstün? Yalan mı! Bugün Amerikanın ordusu ve askeri gücü  İslam ülkelerininkinden kat kat üstün değil mi?  Hatta bizim ordumuzdan bile daha güçlü değil mi, bu  güc nasıl olur da mükemmel bir din olan İslam dinine mensup insanların değil de İslam dışı ülkelerin olur? Bunun açıklaması var mı? Madem bu İslamı öğrenme işine girdim bundan sonra aklıma takılan tüm soruları sana sormak isterim.”

 

 Hem sevinmiş, hem de, kendimi bu kadar büyük  ve zor bir  görev içinde bulduğum için biraz endişelenmiştim. Çünkü ben bir İslam bilim adamı değildim, ondan tek farkım bu gibi konulara daha fazla vakit ayırıp araştırma yapmamdı. Ona yanlış veya eksik bilgi vermeyi doğru bulmuyordum. Çünkü benim yetersiz bilgim sonucu yanlış bir kanaate varmasını istemiyor ve kendimi bundan sorumlu tutuyordum. Osmanlıların neden Avrupalıların kalkınma ve yükselme devirlerinde onlara ayak uydurup  onlarla ayni gelişmeyi sağlayamadığı konusu, günümüzde gençlerimizin tarihleri ve dinleri hakkında yanlış sonuçlara varmalarına ve kişilik bunalımlarına düşmelerine neden olmaktadır. Eğitim sistemimiz ise nedense medeniyet denilince ne anlaşılması gerektiği konusu üzerinde hiç mi hiç durmamaktadır. İslamın bayraktarlığını yapan Osmanlıların yüz yıllarca dört bir yandan düşman saldırılarına karşı savaşmaktan yorgun düştüğünü, bugünün tüm Avrupası yetmezmiş gibi doğudan da Rus saldırılarına karşı verilen savaş yetmezmiş gibi komşu bazı İslam ülkeleri ve iç ayaklanmalar ile de uğraşmanın ne kadar zor ve yıpratıcı olduğunu anlatmam kolay olmayacaktı. En önemli değerin maddi zenginlik ve teknolojik üstünlük olmadığını ona nasıl anlatacaktım, hele bunların hristiyanlığın sağladığı başarılar olmadığını, bunda dinimiz için  şüpheye yol açacak bir durum olmadığını nasıl anlatacaktım? Ama kısa bir tereddütten sonra bildiğim kadarını, bulabildiğim kadarını ona aktarmamın daha doğru olduğu sonucuna vardım. Ona aşağıdaki gerçekleri aktardım...

 

Medeniyetler, imparatorluklar aynen canlılar gibi, insanlar gibi doğuş, gelişme ve güçlenme dönemlerinin sonunda yaşlanma, yıpranma ve yıkılıp gitme gibi süreçlere kaçınılmaz olarak düçar olurlar. Yani hiç sona ermeyecek bir medeniyet, imparatorluk olmamıştır ve herhalde olmayacaktır. Bu, tarihte hep böyle olmuştur. Çin, Hind, Mısır, Yunan, Roma, İnka, Aztek ve daha bunlar gibi tüm medeniyetler yeryüzünde bir süre var olduktan sonra tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Son İslam imparatorluğu olan Osmanlı imparatorluğu da bu gerçeklere uyumlu olarak 16. yüzyıla kadar en güçlü dönemini geçirmiş, tüm hristiyan batı dünyasına karşı tek başına büyük üstünlük kurmuştu. Öyle ki o zamanlar Akdeniz bir Türk gölü haline gelmişti. Osmanlılar masalsı doğu ülkeleri ile Avrupa ülkeleri arasında bulunmaktaydı. Bu konum dolayısı ile ticarette avantajlı bir durumda idi. Osmanlılara ihtiyaç duymadan doğunun hammade zengini ülkelerine ulaşabilmek için yeni yollar arayan batılılar, bir taraftan Afrika kıtasının güneyinden dolaşarak Hindistana ulaşmışlar, bir taraftan da Hindistana ulaşmak amacıyla batı yönünde Atlas okyanusunu baştan başa geçerek Hindistan yerine yeni bir kıta olan Amerikayı keşfetmişlerdir. Bu yeni ülkelerin keşfi ve sonrasında kavuştukları  uçsuz bucaksız araziler, hammaddeler, özellikle ele geçirdikleri altın sayesinde bir medeniyetin, maddi gücün oluşması için gereken en önemli araçlara sahip olmuşlardı. Zaten Müslümanların arabçaya çevirip geliştirdikleri eski yunan bilim kitapları sayesinde artık ihtiyaç duydukları bilimsel temellere de sahiptiler. Sömürgelerden elde ettikleri sermaye onlar için inanılmaz bir itici güç işlevi görmüş, bütün bunların kaçınılmaz sonucu olan teknolojik üstünlük batılılara geçmişti. Bu üstünlük ve maddi medeniyet başarısı, ne yazık ki zavallı Amerikan yerlilerinin acımasızca yok edilmeleri, arazilerinin ve kıymetli madenlerinin talan edilmesi pahasına elde edilmiştir. Denebilir ki Osmanlı da yapsaydı, sömürgeler edinseydi ve hristiyan batıdan geri kalmasaydı. Müslüman Osmanlı devletinin kuruluş felsefesinde zulüm,

hırsızlık, bitmez tükenmez bir dünya malı hırsı hiç olmamıştı, sırf onlarla rekabet etmek için iman ve ideallerini mi değiştirecekti? Tabii ki hayır, doğal ömrünü tamamlayan her imparatorluk gibi o da önce gerileme, sonra da Osmanlı ülkelerindeki zengin petrol yataklarını ele geçirmeye azmetmiş başta İngilizler olmak üzere diğer batılı devletlerin her türlü propaganda, halkları kışkırtma ve bahaneler yaratıp saldırmaları sonucu tarih sahnesinden çekilmiştir.

Batı ülkelerinin şu anki kalkınmışlıklarının temelindeki uygulamalarına bir göz atmak yararlı olacaktır:

Rönesans, bir kültür hadisesi olmaktan daha çok kapitalizmle sömürgeciliğin eş zamanda doğmaları hadisesidir. Kapitalizm ile sömürgecilik iç içe ve sarmaş dolaş haldedir. İkisi de kültür planında, git gide Allah’a karşı kayıtsız bir tavır takınan bireyin güç gösterisinin övülüp yüceltilmesini esas alır. İkisi de bilgelikten koparılan bilimi, doğa ve insanlar üzerinde hakimiyet kurma ihtirasının kölesi yapar.

    İşte o zaman Batı’da, güç ve kuvvetle parlatılıp yaldızlanmış bu putlara karşı yeni bir tapınma şekli doğdu.

    Sermayenin ilk birikiminin zorunlu şartı olan sömürgeci macera, Amerika kıtası yerlilerinin soykırımıyla başladı.. Amerika’da, altın hırsıyla kendinden geçen maceracılar, insanları katlettiler ve bütün bir kıtanın medeniyetini yok ettiler.

    Bu sömürgeci macera, insanî birlik ve beraberliğe karşı en canavarca saldırıya, yani Afrikalı zenci ticaretiyle devam etti. Kırıp geçirilerek yok edilen Amerikan yerlilerinin yerine orada zorla çalıştırılmak üzere on milyon köle götürüldü. Amerikaya sevk edilen her bir esire karşılık on esir öldürüldü. Bu şekilde yüz milyon insanın kökü kazınmış oldu.(1)

 

Güney Amerikada And dağlarından Pasifik Okyanusuna kadar uzanan geniş bölgede 13. ve 15. yüzyıllar arasında odukça ileri bir medeniyete sahip “Inka İmparatorluğu” yar almaktaydı.

Eldorado  isimli bu ülkeye istilacı Avrupalılar Peru adını vermişlerdi. Altın hırsıyla gözleri dönmüş beyazların başı “Pizarro” görüşme yapmak bahanesi ile çağırdığı İnka İmparatorunu esir alır ve fidye talep eder. Fidyeyi aldıktan sonra da hem İnka İmparatorunu hem de ordusunu kılıçtan geçirir. Fethettiği İnka ülkesindeki medeniyet eserleri karşısında bizzat Pizarro şöyle haykırmaktan kendini alamaz: “ Hristiyanlık alemindeki hiçbir yol bu medeniyetin yollarıyla boy ölçüşemez.”

 

Meksika’daki Aztek medeniyeti de Avrupalı hristiyan beyaz ırkın katliamlarından nasibini çok acı bir biçimde aldı. Aztek medeniyeti ve halkı altın uğruna yağmalanmış, yakılıp yıkılmış, halkı da sözde medeni Avrupalılar tarafından  çeşitli yöntemlerle yok edilmişti:

 

Soykırım yöntemleri çeşit çeşitti. Nitekim doğrudan katliam bu soykırımın sadece bir parçasıydı. Yeni Dünya’ya görevli olarak 1512 de gönderilen ilk papaz olan piskopos Bartolome de Las Casas (1474-1566), Hispaniola’da (Haiti) de yerlileri altından kalkınmaz angarya işlerde bizzat kendisi istismar ettikten sonra, 1524 de her nasılsa “ amerika’da olup bitenlerin, Yerlilere karşı yapılıp edilenlerin insafsız ve gaddarca olduğu”nun farkına vardı.

Hispaniola adasında, 1492 yılında sayıları bir milyon olan yerliler’den 1510 yılında geriye sadece bir kaç bin insan kalmıştı. Bunun üzerine adı geçen piskopos, Yerli işçiler yerine daha gürbüz olan Afrika kölelerinin getirilip çalıştırılmalarını teklif etti....

Halbuki söz konusu olan büyük bir medeniyetti. İspanya Siyasi meclisi’nin askeri birliğiyle Tenochtitlan’a ( Mexico) ya giren Bernal Diaz del castillo (1495-1581), bu şehri tanıtırken şunları yazacaktı:

   “ Aramızda İstanbul’da, İtalya’da, Roma’da bulunmuş askerler vardı. Ve bu askerler böylesine uyumlu ve böylesine yoğunlukla inşa edilmiş ve böylesine intizamın hüküm sürdüğü bir alanı, hiçbir zaman hiçbir yerde görmediklerini söylüyorlardı.”

   Aztekler’in eserlerinin estetik kalitesi konusunda, Albert Durer’in Mektuplar’ında şu tesbitleri okuyoruz:

   “Parıltılı bu yeni ülkeden Kral’a getirilmiş şeyleri gördüm: Tam iki metre çapında som altından bir güneş... Som gümüşten bir ay... ve bütün bunlar mucizeden de öte güzel şeyler... ben gönlümü bu şeylerden daha fazla sevinçle dolduran hiçbir şeyi hiçbir zaman görmedim.

Sözü edilen bu sanat eserlerinden geriye pek az şey kaldı. Çünkü İspanyol fatihler onları eritip külçe haline getiriyorlardı.(2)

 

Bir başka büyük medeniyet, Maya Medeniyeti de bugünün medeni avrupalılarınataları tarafından yok edildi:

   Yucatan’ın zaptedilmesinden yedi sene sonra, 1549 da Rahip Diego de Landa, Mayalar ülkesinin kalbi olan Merida’ya gelir.

   “ Şeytan’ın kökünü kazımak için, Mayalar’dan kalma bütün kitapları şehir meydanında yaktırarak devâsâ bir ateş yaktırma âyini düzenler. Bir halkın tarihi bu şekilde yok edilir...

Mayaların ilmi, pek çok noktada, ayni dönemin Avrupa biliminden üstündü.

   Astronomide, Mayalar’ın din adamları, bir yılı 365.222 gün olarak hesaplıyorlardı. Bu rakam, beş asır sonra ortaya konan 13. gregorius ( 1502-1585) takviminin verdiği rakamdan daha doğruydu ve ancak altı bin yılda bir günlük bir hata yapıyordu.

   Mayalar güneş tutulmalarını önceden haber veren bir çizelge de hazırladılar.(3)

 

Avrupalılar, adeta  devamı oldukları Romalılar gibi kendileri dışındaki  kültürleri ve insanları daima küçümsemişler ve onları “Barbarlar” olarak kabul etmişlerdir. Hele söz konusu olan zenci Afrikalılar olunca onlara insandan çok hayvan muamelesi yapmışlardır. Gelişmekte olan ekonomilerine gereken insan gücünü onları zorla yurtlarından çıkarıp ihtiyaç duyanlar için köle yapmakta hiç tereddüt ve insaf göstermemişlerdir:

“Bir de, köle ticareti doğmakta olan kapitalist ekonominin gereklerine göre yeniden oluşturulmuş ve geliştirilmiştir. Nitekim Amerika’da milyonlarca Yerlinin kökü kazındıktan sonra, tropikal iklime en uygun işçi Afrika’daydı; pamuk ve şeker  kamışı tarlaları ile altın ve gümüş madenleri Amerika’da, sermaye ise Avrupa’daydı. ( Buna silah gücünü de eklemek lazımdır). Bundan dolayı, şu klasik üçgen hareketi oluştu: Ticaret malı yüklü bir gemi Nantes limanından kalkıyor, malı Afrika’ya köle karşılığında boşaltıyor, bu köle yükünü Antilles adalarına götürüyor ve oradan da Fransa’ya şeker, baharat ve bu ticarî işlemden edinilen kârı getiriyordu.

Bu sisteme karşı koymaya çelışan ve Angola’da, Gine’de, Dahomey’de kölelerin topluca götürülmelerine müdahele için savaşlar veren Afrika halklarına rağmen, ( köle ticareti Charles Quint’in bir buyruğuyla 1528 den itibaren devlet tekelinde olduğundan) ordu gücüyle desteklenen Avrupalı kaçakçılar köle avını zor kullanarak genişlettiler.”(4)

 

Tahminlere göre Afrika’dan Amerika’ya kaçırılıp köleleştirilen insanların sayısı on beş milyon kadardır. Bu zorla kaçırılma esnasında meydana gelen savaşlarda ve direnişlerde siyah Afrikalıların insan kaybının ise en az yüz milyon olduğu söylenirse bu bir abartı olmayacaktır.

 Avrupa’da sanayi devrimi ve makineleşme sonucu köle kullanımını kârsız bir duruma getirince, bu  Afrika’lıların kurtuluşu oldu. Artık köle olarak avlanıp  zincire vurularak zorla  medeni Avrupalılar için çalıştırılmak üzere yurtlarından kaçırılmayacaklardı. Ancak bu ne yazık ki tam olarak onların kurtuluşunu sağlamadı. Afrikalıları yurtlarından söküp kendileri için çalıştırmak yerine bu sefer onları kendi yurtlarında  komik ücretlerle adeta bir çeşit köle olarak kullanmak gelişmiş ve medeni Avrupalılara daha karlı geldi. Avrupa ülkeleri kendi aralarında 1885 Berlin Konferansında Afrikanın paylaşım kurallarını tesbit etti. 1883 te icad

edilen makineli tüfek de Afrikanın işgalini oldukça kolay bir hale getirmişti. Afrika’daki bu sömürü düzeni çeşitli kamuflajlar altında halen sürmektedir.

Hindistan, Çin ve diğer bazı uzakdoğu ülkeleri de “Avrupa Medeniyeti” ile tanışan ülkeler olmuşlardı. Tabii bu tanışma onlara da pek mutluluk getirmemiş çok uzun süre Avrupalılar tarafından sömürülmelerine yol açmıştı. Bu konuda  detaylı bilgiler vermek mümkünse de bizim için daha önemlisi, Osmanlı hakimiyetinde ve bizimle ayni dinden olan Arab halklarının başta İngilizler olmak üzere diğer bazı Avrupa ülkelerince, bağımsızlık vaadleriyle kışkırtılarak isyan ettirildikten sonra kendilerine bağımlı idarecileri olan(aslında sömürge) devletlere dönüştürülmeleri olayıdır. Avrupalı için dünyanın zenginliklerini kullanma hakkı yalnız kendilerine aittir. Zengin petrol yataklarına sahip Arab ülkelerine duydukları sözde “duygusallık ve özgürleştirme aşkı” nın altında yatan acı gerçek ne yazık ki budur.

 Avrupa’nın ve ABD nin bugünkü teknolojik ve ekonomik üstünlüğünü sadece yukarıda anlatmaya çalıştığım insanlık dışı uygulamalarına bağlamak da doğru  değildir. Ancak ayni eğitim ve beceri seviyesindeki iki şahıs veya şirketten birisinin sermaye farkının ikisinin başarısında kaçınılmaz olarak bir farklılık yaratacağı da inkar edilemez bir gerçektir. Yeni mezun iki makine mühendisi genç düşünün, birisine on milyon dolar sermaye verelim, diğerine bin dolar verelim; Hangisi daha büyük bir iş adamı veya fabrikatör olur? Doğal olarak sermaye iş adamına bir ek güç verecektir.

Hristiyan Avrupa, dünyayı ve kazanmayı küçümseyen, asla dünya hayatına uygun olmayan kendi bozulmuş ve değiştirilmiş hristiyan inancını terk edip dünyayı elde etmeye yönelip gerekli çalışmaları yapmış ve  insanlık dışı yollara da başvurmaktan çekinmeden sonunda maddi bir üstünlük sağlamıştır. Bu bir gerçektir. 

İslam dünyası ise kendi dininin çalışma, doğruluk, adalet gibi prensiplerine uyduğu müddetçe hristiyan dünyasına üstünlük sağlamıştır. İslam dünyası aklı, fikri, çalışmayı ve İslam’ın evrensel prensiplerini terk etmesinin, şekilciliğin ve bitmez tükenmez  dini yorum ve tartışmalara saplanıp kalmasının, gelişen dünyayı takip etmekten ve fen ve bilime kayıtsız kalmasının sonucunda aciz, itilip kakılan, zavallı bir duruma düşmüştür. Bu duruma düşmesinde  İslamın sorumluluğu değil, kendi yanlış İslam anlayışının, İslam güneşine gözlerini yummasının sorumluluğu vardır. Suç doktorda, reçetede değil, doktorun tavsiyesine uymayanın, reçeteyi görmezden gelip kullanmayanındır.

 

Bugün hayranı  olduğumuz ve gözlerimizi kamaştıran Batı medeniyetinin temelinde İslam medeniyeti ve İslam bilim adamlarının eserleri olduğunu söylersek birçok “Aydın”ımızın şiddetle inkar edeceği, ne yazık ki bir gerçektir. Bunu biraz açalım; Avrupa medeniyeti,  Rönesans ve Reform denilen süreçlerle  başlamıştır.

Avrupanın aydınlanma veya uyanış çağı kabul edilen Rönesans ve Reform haraketlerinin İslam dünyası ile doğrudan bir ilişkisi olduğu çoğu zaman Avrupalılar ve bizdeki “Avrupalı laikler” tarafından kasıtlı olarak gözlerden kaçırılmaya çalışılmıştır. Matbaanın keşfi ve kullanılmaya başlanmasından sonra İncil’in çeşitli Avrupa dillerinde baskılarının yapılması içeriğinin hiç de papazların anlattığı gibi olmadığının anlaşılmasına sebeb olmuştu.  Bu gelişmelerden sonra aydınlar Avrupa’da Katolik kilisesinin asırlarca süren baskı ve hegemonyasından kurtulmuşlar ve Vatikan’ı eleştirmeye başlamışlardı. Bu süreçte papazların kendi çıkarları için bir çok şeyi din esası gibi halka kabul ettirmiş olduğu ortaya çıkması sonucunda Almanyada protestanlık, Fransada Kalvenizm mezhebi ve İngilterede de Anglikan mezhebi ortaya çıkmıştı. Öte yandan Haçlı seferleri esnasında İslam dünyası ile karşılaşan Avrupalıların, onlardan kağıdı, barutu, pusulayı, dünyanın yuvarlak olduğunu matbaanın ilk versiyonunu ve daha baza diğer bilgileri almış olduklarını ve Avrupanın ilk üniversiteleri olan   İspanya’daki Müslüman Endülüst Üniversitelerinin Avrupa üzerinde aydınlatıcı etkileri olmuştu. Müslümanlar yüzyıllardır eski Yunan eserlerini arabçaya tercüme etmişler, bu bilgileri eleştirel bir yaklaşımla geliştirmişler ve pratiğe uygun hale getirip hem kullanmışlar hem de üniversitelerinde okutmuşlardı. Bu ise Avrupa’da pozitif bilimlerin yayılmasını sağlamıştı.

Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’in İstanbulu alırken kullandığı dev gibi toplar, kendi icadı olan havan topları Hristiyan batının Krallarına ilham vermiş bu sayede derebeylerinin  şatolarını ele geçirerek ortadan kaldırmışlar ve bu sayede Avrupada siyasi birlik sağlanabilmesinin yolu açılmıştı. Kralların güçlenmesi Katolik kilisesinin gücünü azaltmış, yeni keşifler, bilimsel gerçekler İncile karşı o ana kadar duyulan inanç ve güveni derinden sarsmıştı. Bütün bunlar, deney ve gözleme dayanan, daha çok dünyaya dönük bir anlayışın yeşermesine yol  açan bir sürece girilmesine yol açılmıştı.  Genellikle 1450 li yıllarda başladığı kabul edilen Ronesans hareketi, özetlemek gerekirse kilise hegemonyasına karşı bireysel aklı, ahirete karşı dünya hayatını yeğ tutmuş, resim, heykel, mimaride güzel eserler meydana gelmiş ancak gerçek insan bilgeliği, yüksek fazilet ve ahlak konusunda bir adım bile atamamıştır. Rönesanstan önce ve sonrasında Avrupada nasıl bir hayat  hüküm sürmekteydi, nasıl yaşıyorlar, nasıl yönetiliyorlardı? Elbette medeniyet sadece sahip olunan para veya makinelerden ibaret değil, daha çok insan ve toplumun ahlakı, değer ölçüleri ve kısaca kalitesi anlamına gelmektedir. Şimdi rönesans öncesi Avrupasının günlük yaşamından bazı kesitler sunalım:

11. yüzyılda İngiltere’de homoseksüellik önemli bir sorun olmuştu. Bilhassa manastırlarda bu anormal sefahat gırla gidiyor, diri diri yakılmak cezası bile bunun önüne geçemiyordu.”

 

Erfurt şatosunda, lağım, salonun altında bulunuyordu.İmparator Fredrich Barbarossa ile erkânı için, imparator 1183 yılında o salonda meclisitopladığı sırada taban çöktü, sekiz prens ve birçok asilzade ile üç yüzden fazla şövalye lağıma düşerek öldü. İmparator ise pencereden kaçarak kurtuldu.”

 

1185 yılında bir gün Fransız Kralı Philip August, sarayın penceresinde oturuyordu. Sokaktan geçen arabalar yoldaki pislikleri sağa sola dağıttı, öyle müthiş bir koku yayıldı ki, Paris şehrinin kötü kokusuna alışık olması gereken Kral bayıldı. Bunun üzerine birkaç sokağa kaldırım döşenmesini emretti.”

 

1200 yıllarında Salzburg’da tek kadınla yaşayan papazlara evliya gözüyle bakılıyordu.”

 

1240 tarihlerinde ölen Jaques de Viry, Paris hayatını anlatırken şunları yazar: Fuhuş günah sayılmamaktadır. Orta malı hayat kadınları sokak ve geçit başlarında bekleyerek gelip geçen rahipleri çekip evlerine alırlardı. Ayak direyecek olanların arkasından küfrederlerdi. Bu iğrenç illet, şifasız cüzzam veya öldürücü bir başka hastalık gibi şehri öylesine istila etmişti ki, erkekler homoseksüel olmadıklarını göstermek amacıyla bir veya birçok metres tutmayı akıl kârı sayarlardı. Dahası var. Bazan ayni evin üst katında okul, alt katında genelev bulunur, yukarıda ders okunurken aşağıda fahişeler sanatlarını yaparlardı.”

 

13. yüzyılda rahibe manastırlarında sevicilik almış yürümüştü.”

1394 yılında parlamentonun toplanma gününde Frankfurt’ta, prenslerin ve asilzadelerin peşi sıra 800 den fazla fahişe de gelmişti. 1414- 1418 arasındaki büyük kilise toplantısında şehirde 15,000 kadar da fahişe bulunuyordu. Bunlar kendi paraları ile gelmişlerdi.”(5)

 

Rönesanstan sonra da benzer durumların devam ettiği görülür:

1492 yılında Basel’de vaftiz edilmiş bir yahudi kadını şehirde temiz kız, iffetli kadın bulunmadığını, böyle birini arayanların beşiklere bakmalarının gerektiğini söylemişti

 

Her an bir pencere açılıp”gare l’eau ihtarını işitmemiş olmak talihsizliğine uğrayan kişi, bir oturak, yahut kirli bir kovanın içindekileri başından aşağı giyerdi. Şehirde hiçbir yer yoktu ki, bu gibi sürprizlerle karşılaşmamış olsun. Sokaklarda tuvalet bulunmadığı için, sokak köşeleri, lise civarları, hattâ sarayların etrafı bu işte kullanılırdı. Mesela Palais de Justice’de her yerde insan pisliklerine rastlanır, Louvre de bu kirletmelerden kurtulmazdı..... 17. yüzyılın sonuna doğru birisi tuvaleti keşfetmiş, kral saraylarında tuvalet kullanılmaya başlanmıştır.”

 

O zamanın sağlık durumu hakkında Voltaire, doktor Paulet’ye yazdığı bir mektupta şu açıklamada bulunur: ‘Sizin Paris’teki o hastahane bulaşıcı hastalık yatağıdır. Üst üste yığılan hastalar birbirlerine  ölüm saçarlar.’...”(6)

 

 Denilebilir ki: “Zaten o zamanlarda bütün dünyanın hali aşağı yukarı ayniydi. Sanki Avrupanın dışındaki ülkelerde durum farklı mıydı, diğerleri daha mı temizdi, daha mı ahlaklıydılar?” Biz bu yazımızda tüm dünya ülkelerini konu almadığımız için bu soruya sadece İslam ülkelerinin ve o zamanların lider İslam ülkesi konumundaki Osmanlı Türklerinin durumlarını ortaya koymakla yetinelim. Bunu yaparken de yazımızda, kendi kendimizi övmüş olmamak için Hristiyan Avrupalı yazarların, gezginlerin ve bazı elçilik personelinin hatıralarına, tesbitlerine yer verelim. Bu konuda bizzat hristiyanların iddiamızı destekleyecek çok sayıda belgeye ulaşmamız mümkündür. Bu belgelere ulaşabileceğimiz kaynak eserlerden bazıları şunlardır:

“Voyages Religieus en Orient”, “Ed. Montet: L’İslam, baskı: Paris 1921”,  “Relationd’un Voyage fait au Levant, baskı: Paris 1665”, “Les voyages du sieur Du Loir, baskı : Paris 1654”

“Moeurs et usgaes des Turcks, 1716-1747 Paris”, “Observations sur la religion, les loix, le gouverment et les moeurs des Turcks, baskı: Londra 1759”, “Tableau general de l’Empire Ottoman” baskı 1791”, “Etat actuel de la Turquie, baskı: Paris 1872”

 

Avrupalılarca yazılan eserlerden bazı alıntılarla, onların gözünden Osmanlı halkının sosyal ve kültürel durumunu gösteren aşağıdaki gerçeklere bir göz atalım:

Gerçek Mü’mine gelirinin onda birini( zekat kırkta birdir) bütün içtenliği ile fakirlere zekat olarak verdiren, ayrıca ramazan sonlarında fitre verdiren ve günah işlediği takdirde kefaret olarak bir kaç fakiri şu kadar gün beslettiren, bir veya bir kaçını giydirip kuşattıran ve sağlam bir köleyi azad ettiren kuvvet, Kur’an’ın mü’minleri etkisi altında bulunduran ruhudur.

O su bendlerini, yol boylarında gezinti yerlerinde rastlanılan o sayısız çeşmeler ve sebilleri, yolcuları barındırıp dinlendirmek ve yiteceklerini temin etmek için yapılan o hamamlı, bir çok odalı ve etrafları sıra sıra dükkanlı hanları kuran da o ruhtur.

Camilerin etrafında dükkanlar kurup fakir el işçilerine kirasız tahsis ederek sanatlarıyla uğraşmalarını ve ailelerinin seviyelerini yükseltebilmelerini temin eden ve kira ile tutan esnafı da açgözlü mal sahiplerine karşı, hükümeti harekete getirmek suretiyle koruyan gene o ruhtur.”(7)

 

Türkler anayollarad çeşmeler yaptırmak ve şehirlere içme ve abdest suları akıtmak suretiyle Allah yanında çok sevap kazanacaklarına inanırlar. İşte bu batıl! (yanlış) inançtan dolayı kanınî Sultan Süleyman, İstanbılun suyunu temin edip 947 adet çeşme ve gerekli sayıda bendleri yaptırmıştır. Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken ana yol üzerinde dağ başlarından inmiş çobanların yolculara ayran ikram edip kimisinin pek az bir para aldığına ve kimisinin de hiç para almayıp hayrat olarak dağttığına şahit oldum.”(8)

 

Türk şefkati hayvanlara bile şamildir. Bunları beslemek için vakıflar ve ücretli adamlar vardır. Bu adamlar sokak başlarında kedilere ve köpeklere et dağıtırlar...”(9)

 

Hem vücutlarını tertemiz tutmak, hem sağlıklarını korumak için Türkler, hamama çok giderler. Onun için şehirlerde bir çok güzel hamam olduğu gibi, hiç olmazsa bir tek hamamı olmayan bir köy yoktur....Türkler çok yaşarlar ve az hasta olular...Çünkü az yemek yerler, hristiyanlar gibi karma karışık şeyler yemezler. Genellikle içki alemleri yapmazlar ve daima idman (spor) yaparlar(10)

 

Halk tuvaletleri çok temizdir. Çünkü bunları kirletmemeye herkes dikkat ettikten ve bilhassa meydancı denilen temizlikçi de, haftada en az bir kere Perşembe günleri temizledikten başka genel tuvaletlerin her odasında sürekli akan bir çeşme ve hiç olmazsa istenildiği zaman açılan bir musluk vardır.”(11)

 

Bu ortaya konulan gerçekler ne yazık ki öğrencilerimize öğrettiklerimizden çok farklıdır. Rönesans öncesi ve sonrasında bir yandan resim, heykel ve mimaride çok muhteşem eserler meydana getiren batılılar, diğer yandan temizlik, ahlak ve sosyal hayat bakımından İslam dünyasından kat kat geride bulunuyordu. Maddi başarının nedeni asla hristiyanlık olmadığı gibi maddi açıdan geri kalmanın nedeni de İslam dini değildir.

Buraya kadar anlatmak istediğimiz içinde yaşadığımız madde dünyasında gene herşeyin maddi bir sebebe bağlı olarak oluşması gerçeğidir. Yüce Yaratıcımız yarattığı doğa için bazı kurallar koymuş ve birini diğerine sebeb kılmıştır. Su ısınınca buharlaşır, buhar soğuyunca yeniden yoğunlaşıp suya dönüşür, buğday toprakta su ile buluşunca çimlenir, bitkiler havadaki karbon dioksiti alır, havaya oksijen salar,  yanma özelliğine sahip maddeler belirli bir ısıya ulaşınca yanmaya başlar ve bunun gibi daha bir çok şey...Bir şeyi elde etmek için önce karar vereceksin, sonra en uygun yolu bulacaksın, sonra elinden gelen çabayı göstereceksin ve ondan sonra onu elde edeceksin. Yani akıl, bilgi ve gayret şarttır. Bununla şuraya varmak istiyorum; Avrupalı füze yapmışsa bunu yapmanın yolu bellidir, Avrupalı okullar, yollar, hastaneler yapmışsa bunların da yolu bellidir, bunları yapmamanın suçunu İslama yüklemek kadar saçma bir şey olamaz. Avrupalı çaydanlığı ateşe koyup kaynatmışsa bunu bizim de yapmamıza hiç bir engel yoktur. Zaten Peygamberimiz: “Hikmet( Fen) mü’minin kaybolmuş malı gibidir, nerede bulursa alır( almalıdır)”  demiyor mu?

 

Hem gerekli çalışmayı yapmayıp, hem de bundan dolayı kendi dinini suçlayacaksın ve hristiyan dünyasının maddi başarılarının kendi dinlerinden dolayı olduğu gibi bir sonuca varıp dine ve dindarlara karşı olacaksın!... Bu nasıl bir mantık ve nasıl bir “adaletsiz hüküm”?

Yapmamız gereken hiçbir aşağılık duygusuna kapılmadan kendi tarihimizi, kendi dinimizi araştırıp, bunu yaparken de İslam ve Türk düşmanlarının taraflı ve peşin hükümlü iddiaları karşısında uyanık ve bilinçli olarak gerçeklere ulaşmaktır. Biz inanıyoruz ki İnsanlık Allah’tan uzaklaşmakla veya kaçmaya çalışmakla dünyamız daha huzurlu ve insanlar daha mutlu olmayacaklardır.

İnsanlık değerlerini ayaklar altına alarak kazanılan hiç bir zenginlik, askeri ve teknolojik üstünlük asla bir gaye ve başarı olarak kabul edilemez, bunula iftihar edilemez.Son olarak size Birinci dünya savaşında geçen bir tarihi olayı anlatayım, hayranı olduğumuz batı dünyasının en önde gelen temsilcisi olan İngilterenin “Şanlı ordusunun” neleri yapabildiğini görelim:

 

“Araştırmacı Tarihçi Cezmi Yurtsever, Mısır'da 1. Dünya Savaşı sırasında esir düşen askerlerden 15 bininin esir kamplarında krizol katkılı banyolarda gözlerinin kör edilmesi ile ilgili olarak Türk ve yabancı tarihçilerin ortak bir komisyon kurup ortaya çıkan gerçekleridünya kamuoyuna açıklamaları gerektiğini bildirdi.

 
Cezmi Yurtsever, yaptığı açıklamada, Mısır'daki esir kamplarında krizol banyosuna sokularak gözleri kör edilen 15 bin Türk askerinin durumunu 27 Mayıs 1921 tarihli TBMM oturumuna getiren Edirne Milletvekilleri Faik ve Mehmet Şeref Beylerin açıklamaları ile ilgili Osmanlıca tutanak belgelerinin asıllarının Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi'nde bulunduğunu belirtti. Esir kamplarında 15 bin Türk askerinin krizol maddesi konularak zorla yaptırılan banyolarda gözlerinin kör edilmesi ile belgelerin Osmanlı Arşivi Hariciye Nezareti dosyaları içinde olduğunu kaydeden Yurtsever, ‘Konu ile ilgili fotoğraflar Avustralya Devlet Arşivi savaş fotoğrafları kataloğunda bulunuyor. Olayın muhatabı bulunan İngiltere ve ABD arşivlerinde de olayı aydınlatacak belgelere ulaştım. 15 bin Türk askerinin krizol katkılı banyolarda gözlerinin kör edilmesi olayı doğrudur. Mısır'daki esir kamplarında 15 bin Türk askerinin gözlerinin kör edilmesi ile ilgili olarak Türk ve yabancı tarihçilerin ortak bir komisyon kurup ortaya çıkan gerçekleri dünya kamuoyuna açıklamaları gerekir’ dedi.”

 

 

 

Gençlerimizin kendileri ve içinde yaşadıkları toplum için özlem duydukları başarı ve gelişim için herşeyden önce kendileri gereğini yapmalı, özledikleri hedeflere ulaşmak için tüm güçleri ile çalışmalarından başka bir yol olmadığını bilmeleri gerektir. Bizim gerçekten güzel bir geçmişimiz var, bizim en son ve en güzel olan bir dinimiz var. Bunların üstüne gerektiği gibi çalışıp dünyanın en ileri ülkesi olmamamız için hiçbir neden yoktur. Tam tersine dinimizi doğru anlayıp ona bağlı kalarak, en üstün bir ahlak ve kişilik özelliklerine kavuşmuş  bir şekilde, bilinçle çalışırsak bizim batıya değil onların bize özeneceği kesindir.

Güneş doğduğu zaman muma gerek yoktur.

 

 

 


(1) “ İnsanlığın Medeniyet Destanı, S 145.”, Roger Garaudy

(2) A.g.e, S.  149-150.

(3) A.g.e, S. 153.

(4) A.g.e S. 159.

(5) İslam Kültürünün Garbı (Batıyı) Medenileştirmesi, S.57-65.

(6) “Tarihte Garip Vakalar”  Max Kemmerich

(7) Neuf annees a Constantinople, baskı: Paris1936, cilt1, sayfa 281-287 den

(8) L’etat militarie de l’empire ottoman, ses progres et sadecadence, baskı: Lahey, 1732, I. Cilt, sayfa  34

(9) Moeurs et usages da Turcs, Paris, 1746_1747, I. Cilt 217. sayfa

(10) Relation D2un voyage fait au Levant, baskı: Paris, 1665, sayfa 58-70.

(11) Relation nouvelle d’un voyage Constantinople, baskı: Paris, 1680, sayfa 232.