Bölüm-18
İSLAM’DA KADININ YERİ ( I )
“Mustafa abi, okulda sizden arkadaşlarıma bahsettim. Bazıları bana güldü, bazıları kızdı. Hele kız arkadaşlarım İslamın kadınlara hiç değer vermediğini, onları erkeklerle eşit bile kabul etmediğini, hele çağ dışı örtünme zorunluğunun aklı başında hiç bir kız için uygulanabilir olmadığını söyledi, böyle bir sistemin bu zamanda kızlar için hiç de güzel ve kabul edilir olmadığını bildiklerini söylediler. Bu konuda bize neler söyleyebileceğinizi merak ediyorum...”
Evet, artık bir yola girmiştim, çaresiz bir takım araştırmalar yapıp ona cevap vermeliydim. Hem vereceğim cevabın o modern kızlara da ulaştırılacak olması, işin önemini artırdığı göz önüne alındığında sorumluluğumun ne kadar büyük olduğunun bilinci içinde olarak araştırmaya başladım. Bulabildiğim kitaplara, internete başvurdum... Çok uzun olmamasına dikkat ederek ona şunları yazıp gönderdim:
İslam’da kadın konusu da diğer İslam konuları gibi sadece şu anda var olan “İslam ülkeleri” ne bakılarak doğru olarak anlaşılamaz. Bunun gibi Hristiyan batı dünyasına bakılarak da Hristiyanlıkta kadının yerinin ne olduğu bilinemez. Çünkü ne batı dünyası tam olarak hristiyanlığı, ne de İslam dünyası gerçekte gerçek İslam dininin hedeflediği düzeni temsil etmektedir. Konu, İslam’da kadının yeri olduğuna göre, bu konudaki araştırma, İslam’ın kutsal kitabı, hadisler ve İslamın geçmişteki doğru uygulamaları üzerinde yapılmalıdır.
Asla, şu anda müslüman toplumlarda var olan bazı kara çarşaflı, modern toplumdan dışlanmış, cahil ve aşağı görülen, babası tarafından satılabilen kız, kocası tarafından hor görülen, dövülen kadın aklı başında hiç kimse tarafından İslam’da kadının yeri budur diye öne sürülmesi kabul edilemez. Günümüzde doğal olarak bir genç kızın benzeri bir konumda olmayı istemesini beklemek biraz hayalcilik ve daha çok da haksızlık olacaktır. Öte yandan olayın başka bir yönü ve olumsuz sonucu ise, bu gerçekler göz önüne alındığında çağdaş yaşam veya başka bir deyişle batı tarzı yaşamı en doğru ve en güzel yaşam tarzı olarak benimseyen “aydınlarımızın”, bu kabullenişten sonra ister istemez ve kaçınılmaz olarak, batının dini olan hristiyanlığın da İslamdan üstün olduğu sonucuna varmasıdır.
İslam’da kadının yerinin ne olduğunu doğru olarak anlamak için işe, İslam Medeniyeti dışında kadının yerinin ne olduğunu araştırmakla başlamamız yerinde ve isabetli olacaktır.
Çok fazla ve uzun araştırmalardan kaçınarak ve özetleyecek olursak, bazı eski medeniyetlerde ve hristiyanlıkta kadının yerini tarihi süreç içinde ele alacak olursak şu gerçeklerle karşılaşırız:
Kadın Babil’de evcil hayvanlar sınıfından sayılmaktaydı. Hindistanda kocası ölen kadının da yakılarak öldürülmesi geleneği vardı. Çin’de değersiz kabul edildiği için kadına isim yerine, bir-iki-üç... diye numaralanma uygun görülüyordu. Eski Yunan medeniyetinde de durum kadınlar için çok kötüydü, Eflatun kadını toplumun ortak malı sayıyor, Aristo ise kadının yaratılışta eksik kalmış bir erkek olarak kabul ediyordu.Roma medeniyetinde kadın önce babasının, sonra ise babasının bulacağı adamın malı gibi kabul ediliyordu. Kocalarının ölümünden sonra ise kadınlar evlatlarının hakimiyeti altına giriyorlardı.
İlahi olma özelliğini büyük ölçüde yitirmiş olan Hristiyanlıkta kadın, Hz. Adem’in cennetten kovulmasına neden olmakla suçlanmış, insan neslinin doğuştan günahkar olmasına sebeb olduğuna inanılmıştır. Aziz Augustin’e göre cinsel ilişki günah ve kirlenme anlamına gelir, hatta bir erkeğin bir fahişe veya kendi karısı ile cinsel ilişkide bulunması arasında günah yönünden bir fark yoktur. Kadınlar için en güzel olan, “Bakire Meryem” gibi olmak ve manastırlarda Hz İsa’nın gelmesini beklemek ve onun nişanlıları ve eşleri olma idealiyle ömür tüketmektir. Kadının aşağılanması Katolik kiliselerindeki evlenme törenlerinde okunan duada şöyle geçer: “günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken.” Avrupada kilise çevreleri, yüzyıllarca kadının ruhu olup olmadığını tartışmış, şeytanla cinsel ilişkiye girdikleri düşünülen ve büyücü oldukları iddia edilen yüz binlerce kadın, cadı avcılarınca yakalanmış ve diri diri yakılmışlardır. Papa VIII. İnnocent tarafından 1487 tarihinde hazırlatılan “Malleus Maleficarum” adlı kitaptaki saçma sapan muhakeme usullerinden sonra hala kararsız kalınırsa kadının büyücü olduğunun ispatlanması için şu usül uygulanırdı: Kadın elleri ve ayakları bağlı bir şekilde vaftiz suyuna atılır, eğer batarsa( Allah tarafından kurtarılmadığından dolayı) büyücü olduğu ispatlanmış olur, yok eğer batmamış ise( Fizik kanunlarına karşı büyü gücü ile kurtulmuş olduğu varsayılarak) bu onun büyücü olduğunu gösterir ve her iki durumda da yakılmayı hak eder. Bu kitap rönesans devrinin VI.Alexandre, II. Jules ve X. Leon gibi ünlü Papalarınca da memnuniyetle onaylanmıştı.
Ünlü Alman filozofu F. Nietzche (1844-1900) ye göre: “Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma”. Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865): “ Onlar (kadın ve erkek) hiç eşit değildirler, onlar ne ailede ne de şehirde eşittirler.”
Kadınların batı dünyasında uğradığı haksızlıklar uzun yıllar devam etmiştir. Avrupa’da kadınların mülk edinme hakkı son zamanlara kadar tanınmamıştır. 1938 yılında alınan bir kararla Fransa’da kadının çek imzalaması, bankada hesap açması, malî bir anlaşma imzalaması yasaktı. Kadınlara oy hakkının verilmesi için İngiltere’de 1928, Fransa’da 1946 ve İsviçre’de 1971 yılına kadar beklenmesi gerekmişti. Batı dünyasında kadının aşağılanması çalışma hayatında erkekten daha az bir ücretle çalıştırılması, bir “cinsel mal” olarak kullanılması kadınlar için zor ve acılı olmuştur. 1857 yılında çalışma şartlarına ve düşük ücretlere karşı isyan eden kadınlara karşı polis kanlı bir bastırma harekatı düzenledi. Uzun bir özgürleşme mücadelesinin ardından Birleşmiş Milletler tarafından 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın tüm kadınlar için Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanılması Kararlaştırıldı.
İslam’ın gelişi kadınlar açısından neleri değiştirmiştir, onlara ne gibi haklar kazandırmıştır?
İslam öncesi Arablarda kadın aşağı yukarı dünyanın diğer yerlerindeki gibi değer buluyor ve aynen diğer toplumlardaki gibi aşağılanıyordu. Erkek dilediği sayıda kadınla evlenebilirdi, buna ek olarak sayısız sevgili edinmesi de olağandı. Hür olsun, köle olsun kadın kocasına veya sahibine para kazandırmak amacıyla fuhşa zorlanabilirdi. Ayrıca kadınların kocalarının isteği ile, aynen küçük ve büyükbaş hayvan yetiştiricilerinin yaptığı gibi, damızlık olarak kullanılan yabancı erkeklerden çocuk sahibi olmaları da beklenilmekte ve bu normal bir durum olarak kabul görmekteydi. Buna “istibda” denilirdi ki bu Hinduların “Niyuga”sı gibidir. Kadınlar insanca bir muamele görmezlerdi. Kadınlar mirasa varis olmazlar ama kendileri bizzat miras olarak başkalarına kalabilirlerdi. Bu kadar değersiz gördükleri için kız çocukları babalar için bir talihsizlik ve üzüntü kaynağı olurlar ve bir çoğu diri diri toprağa gömülerek öldürülürlerdi. Hatta zavallı anne doğum zamanı gelince bir çukur kazar ve doğan çocuk eğer kız ise onu o anda o çukura atıp üzerini kum veya toprakla örterdi.
İşte dünyada kadınlara karşı bu kadar haksızlık ve utanç verici uygulamaların tüm hızı ile devam ettiği zamanlarda MS.610 yılında Arabistan çöllerinde Mekke şehrinde bir insan, Hz Muhammed Allah’ın elçisi olarak görevlendirildiğini ilan eder ve o güne kadar inanılan, adet edinilen ve uygulanan tüm kötülüklere savaş açar. O ve ona inananlar büyük bir sabır, özveri ve olağanüstü gayretleriyle yolunu şaşırmış insanlığa Yaratıcı’larının doğrularını açıklarlar ve insanlığı bu hak yola davet ederler. Konu ile ilgili olarak İslam’ın kadınlara bakışı ve kadınlara verdiği değeri bizzat Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerle anlatmamız ve cahil İslam toplumlarının kendi eski gelenek ve uygulamarından kaynaklanan durumların İslam’a mal edilmesinden kaçınmamız gerekmektedir.
İslam kadın ve erkeğin insan olma özelliği açısından eşit olduklarını bildirir:
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbi’nizden sakının...” ( Nîsa 1.)
İslam inancında, insanın insana, erkeğin kadına karşı üstünlüğü ancak Allahtan sakınma ve O’na saygılı olmak ile ilgili olduğu belirtilir:
“Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi milletler ve kabileler haline koyduk. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” ( Hucurat 13.)
İnanan erkek ve kadınlar birbirlerine karşı eşit bir şekilde birbirlerinin dost ve yardımcılarıdırlar, birbirlerine bu yönleriyle eşittirler:
“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler.” ( Tevbe 71.)
“Onlar sizin için birer elbise, ve siz de onlar için birer elbisesiniz.” (Bakara 187.)
“Kadınlar ile erkekler bir ağacın iki dalı gibidirler.” ( Hadis-i şerif,Tirmizî )
Erkeklerin de kadınların da birbirlerine karşı hak ve sorumlulukları vardır:
“Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınlarında erkekler üzerinde hakları vardır”( Kur’an-ı Kerim)
Zaten kadın veya erkek tüm insanların insan olma yönünden birbirlerine eşit oldukları da Hz. Muhammed’in şu sözüyle açıkça ortaya konmuştur:
“İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittirler.” ( Ahmed b. Hanbel, 5/411 )
İslamda kadına iyi davranmak övülmüş ve müslüman buna teşvik edilmiştir:
“En iyi müslüman, hanımına en iyi davranandır. İçinizde hanımına en iyi davranan benim.”
(Hadis, Nesai)
Madem ki eşittirler uygulamada neden eşit değildirler ? Nikahta, mirasta vs. gibi konularda?
İslamın öngördüğü toplum düzeninde insanların sahip oldukları haklar, bir yandan insan olmalarından ötürü oldukları kadar, onların üstlendikleri görev ve sorumluluklarla da ilgilidirler. Yaratıcımız insan neslini yaratırken onların iki cins olarak yaratılmasını ve onlara verdiği farklı güç ve özelliklere göre görevler üstlenip dünya hayatlarındaki rollerini yaşamalarını dilemiştir. Dileseydi insanın dişi veya erkek olmasını değil tek tür bir canlı olmasını ve tam eşit bir şekilde ve yavrusunu da kendi kendine meydana getirebilecek bir yapıda olarak çoğalmasını da gerçekleştirebilirdi. Değer olarak her iki cins de aynidir, ancak vücut ve duygusal olarak farklıdırlar. Erkek kadına göre daha güçlü bir fiziki yapıya sahip, kadın ise erkeğe göre daha duygusal bir kişiliğe sahiptir. Buna bağlı olarak üstlenecekleri görev ve sorumluluklar da farklıdır. Su mu değerli yoksa gıda mı, tencere mi önemli yoksa ateş mi, kulak mı önemli burun mu gibi sorular gereksiz sorulardır. “Traktör arabadan daha üstündür” demek yerine traktörün işlevi başka, arabanın işlevi başkadır diye düşünmek gerekir, traktörsüz de olmaz, arabasız da olmaz. İslam ölçü ve akıl dinidir, varlıkların yaratılış özellikleri ve yaratılış gayelerine uygun kullanılmalarını savunur. İslam’da kadın ve erkek eşittir, öyleyse kadın da taş kırsın, hamallık yapsın, kadın da kömür ocaklarında çalışsın, halter sporunda kadın ve erkek birbirlerine karşı yarışsın, sürat koşularında kadın ve erkek birbirileri ile yarışsın, kadın erkekle boks veya güreş yapsın, erkek de doğursun ve erkek de çocuk emzirsin ve bunlar gibi saçma ve saptırılmış eşitlik uygulamalarına yer yoktur. Yaratan’ımız kadın ve erkekler için onlara kendilerine uygun görev ve sorumluluklar yüklemiştir. Bu görev ve sorumluluklardan doğan haklar da farklı farklı olabilir.Hak ve görev farklılıkları eşitsizlik olarak yorumlanamaz, ancak adalet olarak yorumlanmaları gerekir.
Şimdi gelelim en çok sorulan bazı soruların cevaplarına, soru:
“İslam’da neden kadınlar mirasta erkeklerle eşit değildirler?” cevap:
İslam’ sadece anne- babadan evlatlara kalan miras üzerinde farklı bir paylaşım vardır, bunu dışında kadınve erkek arasında herhangi bir farklı paylaşım yoktur. Bundan sonra yukarıdaki soruya cevap olarak deriz ki:
“Çünkü İslam kadına başka, erkeğe başka bir görev ve sorumluluk yükler. Belki de kadın bu görev ve hak dağılımında erkekten daha avantajlıdır. İslama göre erkek eşinin de kız kardeşinin de anne babasının da ihtiyaçlarını gidermek, onların yiyecek, giyecek, barınma ve diğer bazı temel ihtiyaçlarının karşılanması görevini üstlenir. Bunun dışında erkek, evleneceği kadına “mehir” adı altında bir bedel öder. Kadının evleneceği erkeğe bir bedel ödemesi şartı olmadığı gibi kadının, kocasına ve çocuklarına sahip olduğu paradan harcayarak “bakım yapma” zorunluğu da yoktur. İslam’da kadının ana- babasının mirasından erkek kardeşine göre yarı pay alması genel toplum açısından düşünüldüğünde, aslında durumda bir terslik olmadığı görülecektir. Örneğin, biri erkek biri kadın iki kardeşin kendileri gibi iki kardeş ile evlenmeleri halinde evlenecek olan çiftlerin sahip olacakları pay eşit olacaktır:
1+0.5= 1,5 ve 0,5+1=1,5
Erkeklere yüklenilen bu sorumluluk ve görev, İslamda sosyal güvenlik sisteminin bir yönünü oluşturmakta ve kadınlar, yaşlı anne-babalar, yakın akrabalar bu şekilde sevgi ile saygı ile gözetilip korunmaktadırlar. Şimdi gene bazılarının, “insanlık onuru, insanın insana el açması” vs. gibi iddialarda bulunacaklarını duyar gibiyim. Biz de deriz ki, İslam insanların birbirleri ile ilgilenmelerini, birbirlerine merhamet etmelerini, birbirlerinin dertleri ile ihtiyaçları ile gönüllü ilgilenmelerini, birbirlerinin gerçek kardeşleri gibi davranmalarını hedefler. Birbirlerine karşı soğuk, uzak, acımasız olmalarını istemez, yardımı sadece devlet yapsın deyip, devletin zorla ve binbir ceza tehdidiyle aldığı paralar ile sosyal yardım faaliyetlerinin sınırlandırılmasını yeterli görmez. Nasıl ki ana, baba ve çocuklardan meydana gelen çekirdek aile içerisinde yardım ve dayanışma devlete bırakılmayıp sevgi ve merhametle yürütülüyorsa, İslam, insanlık alemini de bir aile görmek esasından hareketle insanların yardımlaşmasını da gerekli görmüş ve bunu bir vazife olarak insanlara yüklemiştir. Burada, İslam devletinin sosyal yardım konusunda tüm diğer sistemlerin devletlerinden tartışmasız olarak daha üstün olduğunu da belirtmeliyiz.
“İslam’da nikah, boşanma, erkeğe dört kadınla evlenme konularında kadına haksızlık yapılmıyormu?”
İslam, hiçbir konuda hiçbir kimseye haksızlık yapmaz. İslam tam olarak iman etmiş bir topluma en güzel yolu gösterir, bir yandan insanı eğitir, bir yandan insanın doğasına en uygun ve toplum yaşamının selameti ve huzuru için en iyi olan sistemi kurar ve uygular. İslam kişi hak ve özgürlükleri ile toplum yararını en doğru bir şekilde bağdaştırır. İslam eğitiminden geçmiş ve manevi olgunluğa ermiş kişilerden meydana gelen İslam toplumunda kişiler İslam kurallarına tam olarak uyarlar. İslamda babanın kızını istemediği birine zorla vermesi olamaz, geçerliliğini yitirir. Cahil ve olgunlaşmamış müslümanların, aksine uygulamaları İslamı bağlamaz. Bu gibi durumlarda, o yanlışı yapan müslümanlar kadar insanlara İslamı öğretmemekte direnen ve eğitimini imkansız hale getiren yetkililerin ve sözde aydınların sorumluluğu vardır.
Kadının aşağılanması olarak iddia edilen nikahtaki “mehir” şartı hakkında diyebiliriz ki bu kadına bir kötülük veya değersizleştirme değildir. Bu bir evlilik tazminatı ve sigortası veya güvencesi gibidir. Mehir, ya peşin olarak ödenir, ya da sonra ödenmek üzere karşılıklı anlaşmayla kayıt altına alınır. Bu durumda kadın kocası tarafından terkedilecek olursa koca bu mikdarı karısına ödemekle yükümlü olur. Eğer koca kadından önce ölecek olursa bu miktar kocanın mirasından öncelikle ayrılıp kadına verilir. Şimdilerde yapılan evlilik anlaşmalarında da benzer bir durum yok mu? Evlilik sırasında erkeğin kendi ile beraber bir miktar parayı da evlilik beraberliğine sunması sadece kendini sunan kadın için nasıl bir aşağılanma olur, bir yanda bir insan, diğer yanda insan ve para? Yani erkek kadınla evlenebilmek için üzerine para da vermek zorunda kalıyor.
İslam’da kadın çalışıp para kazanmak zorunda bırakılamaz, hatta çocuğunu bile emzirmek zorunda değildir. Kendi malını, parasını istediği gibi kullanmak veya tasarruf etmek hakkına sahiptir, ticari faaliyet yapabilir.
Boşanma sadece kocaya ait bir hak değildir. Kadın nikah esnasında kendisi için de boşanabilme hakkı talep edebilir ve bu hakka sahip olabilir. Ayrıca erkeklerin eşlerini “boş ol!” der demez boşayabildikleri bir “ şehir efsanesi ”dir. İslamın hüküm sürdüğü zamanlarda da mahkemeler vardı. Eşlerin boşanmaları üç ay süren bir süreç gerektiriyordu. İlk müracaatda hakim veya kadı çifte bir aylık bir düşünme süresi tavsiye ederdi. Bir ay sonra tekrar gelmeleri halinde bu sefer ailelerinden arabulucular devreye sokulurdu. Bir ay içinde arabulucular başarısız olurlarsa boşanma çaresiz olarak ve kadının hakları korunarak gerçekleşirdi. Yeri gelmişken bir tarihi gerçeği hatırlamakta yarar vardır. Gibbons’un İstanbul’da yaptığı arşiv çalışmalarında 300 yıllık bir zaman diliminde sadece 10 adet boşanma gerçekleştiği görülmüştür. Günümüzdeki boşanma olaylarının sayısını göz önüne aldığımızda bu sayının yok denecek kadar az olduğu kolayca görülebilir. 1400 sene önce İslamın getirdiği insancıl ortamda boşanılan kadının hemen kapı dışarı edilmesi, mehrinin verilmemesi veya eksik verilmesi yasaklanmış, kadının evin bir bölümünde hamile olup olmadığının belirlenmesine de imkan verecek bir süre yaşamasına izin verilmesi emredilmiştir. Bugün bile hangi erkek ayrıldığı kadına ayni evde bir gün bile katlanabilir? İslamda çok anlamlı bir kural da üç defa ayni eşini boşayan erkeğe tekrar ayni kadınla evlenebilme izninin çok zor olan (kadının başka bir erkek tarafından nikah edilip de boşanması durumu olduğu takdirde) bir şarta bağlanması zorunluluğudur. Bu zorunluluk erkeğin rastgele ve keyfi bir şekilde eşini boşamasını caydırıcı ve ürkütücü bir şart olarak kabul edilmelidir.
İslamda evlilik konusunda kadınlar için en istenmeyen durum kocalarının dört kadınla evlenebilme hakkıdır. Ancak pek bilinmeyen bir gerçek erkeğin ilk eşinin isterse kocasına nikah öncesinde kocasına kendinin iznini almadan ikinci evlilik yapamayacağı şartını koyabilmesidir. İslamda esas olan tek eşliliktir. Çok eşlilik istisnadır ve bazı zorunlulukların sonucu izin verilen bir durumdur:
“Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız, beğendiğiniz ( yahut size helal olan ) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun yoldur.” ( Nisa 3.)
Yaratıcımızın bize cinsel istek duygusunu vermesinin ana nedeni insan neslinin devamının sağlanması içindir. İkincil bir yarar olarak, birliktelikten alınan zevk, Allah’ın koyduğu sınırlar içerisinde olduğu
takdirde eşler için bir huzur, aile ve çocuk için bir sevgi atmosferinin oluşması, aile yuvasının sağlamlaşması gibi olumlu sonuçlar doğurucu bir mutluluk vesilesidir. Her şeyin yanlış ve aşırı kullanılması, çığırından çıkarılmasında olduğu gibi cinsellikte de ölçüsüzlük İslama aykırıdır. Dünyanın ve hayatın tek ve ana hedefi haline getirilen cinsellik ne bireyi ne de toplumu mutluluğa götürmez, akla hayale gelmeyen bir çok felakete yol açar. Çünkü insan zevklerine kulluk yapmak, zevkinin ve keyfinin kölesi olmak için değil, hayvani güdülerini kontrol altına alarak manen yükselmesi ve sonunda Rabb’ine doğru yol alması için yaratılmıştır. Din açısından değil de toplumsal yarar açısından bakıldığında çok eşliliğin zaman zaman da gerekli olabileceği ve kabul edilebileceği bazı durumlar da vardır demek tam olarak haksızlık sayılmamalıdır. Ancak bunlar özel ve istisnaî durumlar olarak değerlendirilmelidir. Şöyle ki:
Bilindiği gibi evlilik öncelikle insan neslinin devamı içindir. Bu, neslin devam ettirilmesi olayında erkeğin biyolojik rolü bir kaç dakikadan ibarettir, ama kadının rolü dokuz ay kadar sürer. Bir kadının hayatı boyunca, doğurganlık çağından itibaren teorik olarak ancak 30-40 çocuk doğurma kapasitesi olduğu varsayılabilir. Aslında 15-20 çocuk doğurmuş kadınlar çok küçük bir azınlıktırlar. Ancak bir erkeğin farklı kadınlardan yüzlerce hatta binlerce çocuk sahibi olması mümkündür. Yani erkeğin özelliği icabı çok eşlilikte insan neslinin çoğalması konusunda bir yarar olduğu düşünülebilir.
Ancak İslam bu gerçeğe dayanarak çok eşliliği gerekli görür demek de yanlıştır. İslam’da ne olursa olsun neslin çoğaltılması birinci öncelik taşır diye bir görüş yoktur. Önemli olan yetişen nesillerin İyi birer müslüman olarak ve hakları gözetilerek yetiştirilebilmeleridir.
Diğer dikkate değer bir konu da şudur; Günümüzde bazı ülkelerde kadın nüfusunun erkek nüfusuna oranla çok arttığını görmekteyiz. Savaş gibi olaylarda da erkeklerin büyük ölçüde eksileceği de göz önüne alınırsa açıkta kalmaları kaçınılmaz olan kadınlar hiç evlenmesinler mi, onlar da çocuk sahibi olmanın mutluluğunu hiç tatmasınlar mı? Ayrıca beklenmedik bir hastalık veya kaza, kadının cinsel ilişkide bulunmasına veya çocuk sahibi olmasına engel oluşturuyorsa ve kocasından ayrılmaktansa kocasının ikinci bir eş almasına izin vermeyi tercih ediyorsa bu durumda ne yapılması doğru olur? Hatırda tutulması gerekir ki İslam toplumda sınırsız sayıda kadınla sorumsuzca evlenmeyi hoş gören bir anlayıştan sınırlı sayıda kadınla evlenebilmeye getiren bir anlayışa dönüştürmüştür. İslam dışı düzen içindeki toplumlarda kaç erkek ömrünü tek kadınla geçirmektedir? İstediği ve imkan bulduğu veya parasını ödeyebildiği kadar kadınla, gelişi güzel ve hiçbir sorumluluk almadan hatta adını bile sormadan birlikte olmak insanî ve doğrumudur? Babası belli olmayan çocuklar, anne baba sevgi ve şefkatinden uzak nesiller toplum içinde sağlıklı bir ruh yapısı ile yaşayabilirler mi? İstenmediği halde ayni babanın çocukları birbirleri ile bilmeden evlenebilecekleri veya birlikte olabilecekleri ihtimali yok sayılabilir mi? İslam, kadın erkek ilişkisinin aile içinde olmasını, kadının da çocukların da aile sevgi ortamında yetişmelerini hedefler ve toplumsal bir zorunluluk olarak erkeğe birden fazla evlilik konusunda izin verir. Bu izni verirken de erkeğe neredeyse gerçekleştirmesi imkansız şartlar koyar: Her eşine eşit derecede ilgi göstermek, eşit bir hayat standardı sağlamak, eşit zaman ayırmak, eşit olarak sevmek... Bu gün bir tane olan eşinin geçiminden ve onu mutlu etmekten aciz kalan erkek birden fazlasına nereden güç bulacaktır?
Bazı feministler derler ki, “Neden kadınlara da dört erkekle evlenme izni verilmiyor?”
İslamın geldiği yıllarda ve yakın zamanlara kadar( genetik bilimindeki gelişmeler) buna verilen klasik cevap, çocuğun babasının kim olduğunun belli olamayacağı şeklindeydi. Allah’ın her emrinde bizim bilemeyeceğimiz bir faydanın olduğuna inancımız dışında, bizim de bilebileceğimiz fayda veya zararlar olduğu bir gerçektir. Kadın ve erkeğin farklı biyolojik ve psikolojik yapıları vardır. Kadın kalbinde birden çok aşka yer yoktur. Kadınlar genellikle cinsel ilişki için duygusal yakınlık duymak ihtiyacındadır. Kadın bir erkeği sevmek, ona bağlanmak, onunla yaşamak ve ancak onunla birlikte olmak, onun çocuklarını doğurmak idealini taşır. Tabii bu normal kadınlar için geçerlidir, herşeyde olduğu gibi bunda da istisnalar, sapmalar vardır. Bu yüzden kadına dört erkekle evlenmek fazladan bir mutluluk getirmez, hatta belki onu, erkekler arasında olabilecek kavga ve kıskançlıklardan dolayı mutsuz ve huzursuz edebilir. Doğa açısından bakıldığında ise bir erkekle yapılabilecek bir üreme faaliyeti için dört erkek kullanılması pek doğru olmayacaktır. Erkekler ise kadınlarla birlikte olmak için sadece cinsel olarak uyarılmayı yeterli görürler, onlar için cinsellik bir erkeklik hormonu işlevidir, biyolojik bir olaydır. Erkek birlikte olacağı kadına aşık olmayı gerekli görmez. Bu okadar açıktır ki, bu konunun ispatlanması etrafımızda gördüğümüz sınırsız, kayıtsız, yaygın ve modern yaşamın olağanlaşmış cinsel aktivite özgürlük anlayışı uygulamaları gözler önündedir. Çağdaş batılı ve ona özenen erkek artık evlilik gibi bir yük ve sorumluluk altına girmeyi hiç de gerekli görmemektedir.Bu şartlarda bir koca bile bulmakta zorlanan kadının dört koca bulabilmesi ne derece gerçekçi olacaktır? Öte yandan bir an için bulduğunu kabul etsek bile, çalışıp kazanan dört erkeğin bir kadın için harcama yapması, bir kadını koruması, birinin çocuğu olduğunda diğerlerinin o çocuğa birlikte bakmaları, sevmeleri korumaları akla ve gerçek tecrübelere aykırıdır. Tek kadınla ayni anda evlenen erkeklerin, evlendikleri kadından ne zaman veya asla çocuk sahibi olup olamayacakları da belli değildir. Belki de her doğan çocuğun babası da ayni erkek olacaktır, bu şansa kalmıştır.
Yani kısaca erkeklerin kadınlara karşı haksız davranışları sınucu erkeklere öfkelenmiş olan kadınların - erkeklerden intikam alırcasına - dört erkekle evlenmek arzu ve beklentileri eğer varsa, bu kadının ruhsal yapısına uygun, gerçekçi ve faydalı bir şey değildir. Allah’ın yaratma gayelerine uygun da değildir.
Kadınların örtünme zorunluluğu hakkındaki bilgileri, konunun zorluğu ve uzunca bir açıklamayı gerektirebileceği gerçeğinden dolayı bir sonraki yazımda anlatmaya çalışacağım.
|