| |
Bölüm-19
TESETTÜR KONUSUNA BİR BAKIŞ
Tesettür, yani müslüman kadınların evlerinin dışında veya yakın akrabalarının dışındaki insanların görebileceği ortamlarda yüzleri ve ellerindan başka yerlerinin örtülü olması hakkındaki dinî kural ve zorunluluk günümüzde, Kıbrıs’ta değilse bile Anavatanımızda önemli bir sosyal sorundur.
Aşağıdaki ayetler bu zorunluluğu gösterir;
“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.
(Nur:24/31)
Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Ahzab: 33/59)
Ancak şu anda yaşadığımız ortamda “Ben müslüman”ım diyen tüm kadınların “tesettürlü” olması olmazsa olmaz bir şart mı, tesettürlü olmayanlar müslüman sayılamaz mı, onların yaptıkları ibadetler geçersiz mi sayılır? Tesettür İslam dininin en önemli meselesi mi ? Bazıları için bu soruya verilen cevap, “Evet, tesettür en önemli ve başta gelen bir zorunluluktur.” Onlar derler ki, “Bir şey Kur’an’da yazılmış ise bu her hal ve şartta müslümanı bağlar, bu konuda söz söylenmez, sadece emre uyulur, yorum yapılmaz. Kelime kelime aynen uygulamak gerekir, peygamberimizin hayatı esnasında uygulandığı gibi her kurala uymak, her emre teslim olmak dinin gereğidir. Açıkça emredilen konuda parantez açıp değişiklikler yapmaya çalışmak, önerilerde bulunmak ve uygulamaları farklı hale getirmek “bid’at” tır, yanlıştır, insanın dinden çıkmasına sebeb olur.”
Onlar Allah’ın emirlerinin gayesini düşünmezler, katı bir şekilde dinin dış görünüşünü kesinlikle korumakla kendilerini görevli sayarlar. Bu şeklin ve görünen kısmın korunmasının bazı şartlarda dine ve İslam toplumuna zarar verebileceğini asla akıllarına getirmezler. Onlar gitmeyi hedefledikleri yere gitmek için dosdoğru bir çizgi üzerinde yürürler, yoldaki çukur, tümsek veya başka zarar verebilecek engelleri dikkate almadan kendilerinin ve beraberindekilerin can ve mal kayıplarını düşünmeyi iman zayıflığı ve dinde eksiklik olarak görürler, “Ölürsek ölelim, önemli olan bizim bildiğimiz emre uymaktır, gerisini düşünmek bize lazım değil” derler.
Bazılarına göre ise yukarıdakiler bildikleri ile hareket eden içten müslümanlardır, ama işlerin iç yüzünü, gayesini ve hikmetini düşünselerdi daha iyi olurdu. Bu ikinci grup müslümanlar tesettür konusunda temelde aynı inanca sahip olmalarına karşı zamanı, şartları, müslümanların selameti ve faydasını da hesaba katarlar. Bu hesaba katış dini devreden çıkarmak şeklinde değil, ama daha geniş bir prespektiften bakarak, İslam tarihini de göz ardı etmeden yorumlar yapmak ve akıllı çözümler bulmak şeklinde olur. Özetlenecek olursa müslümanların karşılaştığı ve kıyamete kadar karşılaşacağı sorunlara, İslama uygun çözümler bulmak din bilginlerinin görevidir. İslam son din olduğuna göre elbette her sorun için bir çözümü de içinde barındıracaktır. Aksi takdirde insanların ihtiyaçlarına cevap veremez ve kullanılamaz bir sistem durumuna düşer.
Allah’ın, elçisi aracılığı ile insanlara gönderdiği dinin tüm emir ve yasakları onların hayatlarını düzenlemek ve onları mutlu etmek yönündedir. Bu emir ve yasakların uygulanması müslümanların içinde bulundukları şartlarda az veya çok değişen şekillerde uygulanır. İslamda kolaylık, sevdirme, zamana yayma ve gücü yetebilme gibi esaslar herzaman dikkate alınır. Bu konuda “ Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.” Hadisini hatırlamamız gereklidir.
İslamın geldiği 610 yılından 622 yılına kadar olan Mekke devrinde daha çok inanç ve ahlak esasları üzerinde durulmuştur. Zaten bu bir gereklilikti; önce iman güçlenecek sonra aksiyon istenecekti. Müslümanların İslam karşıtlarına karşı güçsüz ve şartların mahkumu oldukları o devirde müminlere ibadetlerin kolaylaştırılmış şekilleri emredilmişti. Bu devirde namaz sabah ve akşam olmak üzere iki vakit olarak emredilmişti, din düşmanları ile savaş farz edilmemiş, af ve sabır istenmişti. Başlangıçta İslam adeta gizli yaşanıyordu, bu devirde şartları İslam düşmanları belirliyor, müslümanlara her türlü kötü ve haksız muameleler yapılıyordu. Öyle ki bir kısım müslümanlar emniyetli yabancı ülkelere göç etmek zorunda kalıyorlardı. Bu devir cahiliye devriydi. Müslümanların güçsüz oldukları bir devirdi ve bizlerin şu anda içinde olduğumuz duruma benzemekteydi. İslam ve iman ancak müslümanlar ve onların gönüllerinde korunarak gelecek nesillere aktarılabilir. Bundan dolayı Peygamberimiz bizlere örnek olarak bu devirde müslümanların kafirlerden gelebilecek tehlikelere karşı korunmasını esas almış ve onları savaş ve şiddetten uzak tutmuştur. Adeta iman ağacını sulamakla meşgul olunmuştur.
Konumuz olan tesettür konusu ile ilişkidirecek olursak müslüman kızların eğitim almaması için konulan engeller yüzünden eğitimden vazgeçmeleri, müslümanların toplum içinde güçsüzleşmelerine ve etkisizleşmelerine yol açmasının dışında müslüman çocukların eğitimsiz anneler tarafından en iyi bir şekilde geleceğe hazırlanamayacakları gibi bir olumsuzluğu da beraberinde getirecektir. Bu durum herhalde müslümanların ve İslamın çıkarına olmayacaktır. Ayrıca var olan şartlarda tesettür, toplumda bir fitne oluşturmakta, kadınlara bir baskı bahanesi yapılmakta ve onların dışlanmasının görünen sebebi olmaktadır. İşin başka bir yüzü de İslama istek duyan kadınların bu baskıları ve engellemeleri kaldıramıyacakları düşüncesi ile İslama yaklaşmalarının zorlaştırılmış olduğu gerçeğidir. Bütün bunlar göz önüne alındığında, toplumumuzda İslamın geleceği için, şartların uygun, toplumun hazır olacağı bir zamana kadar tesettürün “erkekleri kışkırtıcı olmayan bir kıyafet” olarak uygulanmasına izin verilebilir.
İslam, erkek ve kadınların kendi eşleri dışındaki erkek ve kadınları cinsel yönden kışkırtma veya etkilemelerine bütün kapıları kapalı tutmayı hedefler. Müslüman yalnızca kendi eşini cinsel bir obje olarak görür ve değerlendirir, diğer insanlar onun din kardeşleridir. Bu olgunluğu temine yardımcı olmak üzere yukarıda yazılı ayette kadınlara örtünmeleri emredilmiş, bu sayede kendilerini yanlış değerlendirebilecek olanlara karşı müslüman hanımların iffet ve namusları korunmuş, olabilecek sorunların önüne geçilmek hedeflenmiştir. Zaten ilgili ayet de İslamın geldiği devirlerde çıplak gezen ve efendileri tarafından fuhşa zorlanan kadınların varlığı olağandı. Yukarıdaki ayet bazı müslüman kadınların çarşıda ahlaksız kişilerin tacizine uğramaları üzerine indirilmişti. Yoksa tesettür kıyafeti bir fayda gözetilmeden emredilmiş değildi. Zaten Rabbimiz tüm emirlerinde bir fayda olduğunu da merhametiyle bizlere bildirmiştir. Namaz insanı kötülüklerden alıkor, oruç insanın ahlakını güzelleştirir ve iradesini güçlendirir, zekat toplumda fakirlerin ihtiyaçlarının karşılanmasına, sevgi ve dayanışma ruhunun oluşturulmasına yol açar, gibi... İslam her zaman şartları dikkate alır, namaz ibadeti sağlık sorunları, yolculuk zorlukları, savaşta can tehlikesi vs gibi durumlarda kısaltılmış, ertelenmiş veya kolaylaştırılmıştır. “Zaruretler haramları mübah kılar” kuralı da ayni akıl ve merhametin sonucudur. Bu kurala dayalı olarak yemek yerken boğulmak üzere olan kimseye boğazına takılan maddeyi yutabilmek için, başka bir sıvı olmaması durumunda, şarap içme izni vardır. Yine öldürülme korkusu varsa, o an için, müslümanın dinini inkar etmesine izin verilmiştir.
Kur’an ayetlerinin sadece kelime olarak alınıp gayenin gözden kaçırılması da Allah’ın irade ve hikmetine uygun olmayabileceği bilinmelidir. Örneğin:
“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın...” (Enfal 60.) ayeti, herhalde günümüzde düşmana karşı tank, top, uçak ve füze yerine atın yeterli olduğu gibi anlaşılması kabul edilemez. Çocuklarınıza at binmeyi, okçuluğu ve yüzmeyi öğretiniz tavsiyesi kelimelerle sınırlandırılarak araba, uçak kullanılması, modern silahların kullanılması, bilgisayar kullanılmasının öğretilmesine gerek yoktur diye anlaşılamaz. Hacta, yıllarca yapıldığı gibi, kurban kesilmesi ve kesilen kurban etlerinin değerlendirmek için gerekli çalışmaların yapılamayıp çöle atılması hatırlardadır. Kurban etlerinden fakirlerin, muhtacların faydalandırılması gereğine aldırmadan, “Etlerini atmak zorunda kalacak olsak bile Kurban kesme emri yerine getirilecektir” diye bir uygulama ne kadar İslamın ruhuna uygundur?
“Hz peygamber efendimizin sünneti savaşa kılıç ve zırhla çıkmasıdır, öyleyse biz de savaşa kılıçla ve zırhla çıkmalıyız” dersek, bu bizim çok iyi bir müslüman olduğumuzu mu gösterir?
Günümüzde, sokakların, gazete ve dergilerin, sinema ve televizyonların, internetin bunca tahrik edici kadın vücudu bolluğu ile dolu dünyamızda, tahrik edici olmayan bir giyim tarzının, erkekleri ve kadınları dinden çıkarması gibi suçlamaya ne kadar itibar edilmelidir diye düşünmeliyiz.
Tesettür emrinin birey ve topluma faydasının, kalplerin korunması ve toplum düzeni olduğundan hareketle, tahrik edici olmayan ve toplum düzenine aykırı bir duruma da yol acmayıp çevredeki gözlerin negatif duygu ve düşüncelerle üzerinde odaklanmasına sebep olmayan bir giyimin sakıncası olabilir mi? Özel durumları nedeniyle bir kısım müslüman hanımların tesettür uygulaması müslümanların zararına olduğu, İslamın yayılması ve kolayca kabul edilmesine engel oluşturduğu zaman ve şartlarda dış görünüş olarak değil, emrin özüne uygun olacak bir şekilde uygulanmasının düşünülebilmesi dinden çıkma olarak tanımlanabilir mi? Etrafındaki erkekleri kışkırtmayı amaçlayan bir tesettürlü hanım mı daha zarar vericidir, yoksa içinde Allah korkusu taşıyan Allah’ı aklından hiç çıkarmayan ama açık saçık olmadan ağırbaşlı ve güzel giyinen bir hanım mı daha kötü ve sakıncalıdır?
Allah-ü Teala’nın inananlara emrettiği kulluk görevlerinde olmazsa olmaz olan halis ve samimi niyet , saf ve temiz kalptir. Bundan sonra da yapılacak kulluğun Hz. Peygamberimizin öğrettiği şekilde olması da gereklidir. Çünkü İslam Allah’a teslim olmak demektir. Bizlere en güzel örnek olan sevgili peygamberimizin hayatı, irşad metodları kıyamete kadar bizlere muhtac olduğumuz ışığı verecek, yolumuzu aydınlatacaktır.
İslamda hiçbir emir Allah’a bir fayda sağlamak için verilmemiştir, Allah’ın, kullarından fayda sağlaması düşünülemez. Emredilen tüm güzel hareketler, gene kullara fayda olarak emredilmiştir. Ne zaman ki o emir veya kulluk görevi olarak bilinen amel ( iş, kulluk) insana ve topluma fayda sağlamaz veya zarar verir, o zaman orada bir değişikliğe veya iptale gidilir. Çünkü Allah kullarının halini, dayanma gücünü en iyi bilendir. Gaye, “müslümanım” diyenlerin daha yüksek derecelere, daha yüksek bir ahlaka, daha büyük bir nura, daha büyük bir imana ve son olarak daha büyük bir “öte dünya cennetine” kavuşturulmalarıdır. Yoksa “Allah’a inanıyorum” diyenlere içinde bulundukları hal ve şartta kaldıramayacakları yükleri yükleyip onları zora sokmak, görevini yapamaz hale getirmek, İslam’dan soğutmak ve doğru yoldan gerisin geriye döndürmek değildir.
İslamın ve müslümanların içinde bulundukları ortamda güç ve söz sahibi olacakları gün ve şartlara kadar, öncelikle müslümanlara düşen görev imanlarını korumak ve dinlerini özgürce yaşamalarının önüne konan engelleri yasalara da bağlı kalarak aşmaya çalışmaktır. Ancak var olan engelleri kaldırıncaya veya engel olmayan bir ülkeye göç edinceye kadar kendini ve imanını korumak ilk görevdir. Bu gibi durumlarda İslamın ilk zamanlarında veya olağan üstü durumlarda olduğu gibi gerekli olduğu oranda dış görünüşten fedakarlık etmek, dinden çıkmak anlamına gelmez. Bunun Hz. Peygamberimizin ve ilk dört halifenin uygulamalarında örnekleri vardır. Mekkenin fethinden önce Hz peygamberimizin müşriklerin itirazı üzerine yapılmakta olan anlaşma metninden “Muhammedun Resulullah” yazısındaki “Resulullah” kısmını bizzat silmesi gibi. O yazının silinmesi bir yıl sonra Kabe’nin müslümanlar eline geçip Resulullah damgasının tüm dünyaya vurulması ve İslamın tüm dünyaya duyurulmasına engel olamadı. Savaşta düşmandan kaçmak olmaz, ancak bir takdik icabı ise mümkündür. Bazan şartlar öyle gerektirir ki Kur’an’da açıkça yazılı olan şeyler bile şartlar değişinceye kadar yürürlükten bir süreliğine kaldırılabilir; Hz. Ömer’in zekatın verilebileceği kişiler hakkındaki “kalpleri ısındırılacaklar” zümresine zekat verilmesine artık gerek olmadığı düşüncesi ile bundan vaz geçmesi gibi...
Ne zaman ki müslümanlar mutlak bir çoğunluğa ulaşır ve İslamî bir devlet kurarlar, ne zaman ki kendi öz kanunlarını uygulayacak bir güce ulaşırlar ve ne zaman ki kendi adetlerine göre yaşar ve kendi modalarını canlandırırlar işte o zaman kendi ülkelerinde Allah’ın rızası neyi gerektiriyorsa, İslamın selameti için ne yapmak ve neyi yapmamak gerekliyse, onu yaparlar. Yoksa şimdilerde bazı cahillerin yaptığı gibi kendi başına “cihad ediyorum” diye terörizm yapmak, kargaşa yaratmak, laik bir devlette İslam adına müslümanların zararına olacak davranışlarda bulunmak İslamın değil, olsa olsa şeytanın ve onun emrinde olanların işine yarar.
Son olarak şunu belirtmeliyiz ki ; önemli olan İslamın yaşatılması, sevdirilmesi, ibadetin özü yani ruhu ile ibadetin dış şekliyle uygulamasında, her ikisinin birlikte tam olarak korunamaması durumunda “öz” ün tercih edilmesi ve yola devam edilmesidir. Gaye ve hikmet bunu gerektirir. Tesettür ve benzeri konularda zamana ve değişen şartlara göre bir şeyler söylemek, İslam halkını aydınlatmak en güzel bir şekilde yönlendirmek , kendi aralarında yapacakları çalışmalar sonunda en doğru hükümleri çıkarmak tüm dünyada şu anda yaşayan din bilginlerinin kaçınamayacakları görevleridir. İslamı, zamanın sorunları karşısında suskun ve çaresiz bir durumda bırakmak, onu kullanım tarihi geçmiş bir din durumuna mahkum etmek İslama yapılacak büyük bir kötülüktür. İslama bu haksızlığın yapılmasına göz yuman din bilginleri bunun sorumluluğunu taşımaktan kurtulamayacaklardır. İslamın canlı, halk arasında onların sorunlarını çözebilen bir şekilde varlığını sürdürmesi yerine 1400 yıl öncesine terkedilmesi, bir özel hayat ritüelleri dizisi olarak algılanması İslamın dünyaya doğru bir anlatımı olmayacaktır. Böyle bir anlayış ne yazık ki tüm dünyanın İslamın güzelliğini tanımasına ve ondan faydalanmasına ciddi bir engel oluşturacaktır. Zaten günümüzde insanlığın İslama karşı olumsuz bakışının temelinde biz müslümanların bu eksik ve hatalı İslam anlayışı ve uygulamamızın rolü ne yazık ki büyüktür.
Bilgi ve iletişim çağında biz müslümanlara düşen görev, İslam gerçeğini doğru öğrenmek, doğru yaşamak ve bu şekilde henüz İslam’la şereflenmemiş olan tüm insanlığa örnek olarak İlahî mesajı ulaştırmaktır... Ve bu bizim cihadımız olacaktır.
|
|
|