Bölüm-2
SAHTE CENNET
“Cennet” kelimesini mutluluğu sembolize eden bir kelime olarak ele aldığımızda herkesin her an peşinde koştuğu bir kavramla yüzyüze geliriz.. Dünyada.mutluluk veya ”Cennet” ne yazık ki çoğu zaman ulaşamadığımız bir hedef olarak kalır.
Hiç bilmediğimiz, hiç duymadığımız bir canlı ile karşılaşsak ve diyelim ona karşı bir sevgi duysak içimizde... Onu mutlu etmeyi dilesek...Ama nasıl mutlu edeceğimizi doğal olarak da bilmiyoruz. Neden hoşlanır, neyi sever, ne ile beslenir ? Tüm bunları da bilmiyoruz.
Hani o “Atın önüne et, itin önüne ot koymak” gibi bir yanlış ile karşı karşıya kalmak durumu gibi istenmeyen bir durumda kalınca, denemeye karar veriyoruz.
Zaten insanoğlu daima deneyip görmek ister ya, bizde o canlının önüne onu neşelendirmek için “viski” koyuyoruz ve ısrar ediyoruz içsin diye. Zorla da içiriyoruz “kendi iyiliği” için.
Belki sudan hoşlanır diye küveti su doldurup onu da içine atıyoruz ama gene mutlu görünmüyor. Bu kez onu sıcaktan hoşlanabilir diye ateşin yanına iyice yaklaştırıyoruz ve bu deneyler devam edip gidiyor. Ne yazık ki sonuç hiç de arzu ettiğimiz gibi olmuyor. İnsan hiç tanımadığı, bilmediği bir canlıyı neyin mutlu edebileceğini, neyin mutsuz edebileceğini nasıl bilebilir zaten...
İnsan kendinin ne olduğunu, ne olmadığını tam olarak bilmeyince mutluluğunu nasıl bulacağını da dener durur. “Ben bir hayvanım ve de zaten atalarım da maymunlardır” diyenler kendilerini mutlu etmek için daha fazla yiyecek, daha fazla cinsellik ve diğer insanlara daha fazla üstünlük sağlamak için hayat boyu hırsla çalışıp birbirleri ile didişirler. Ama bu gibi insanlar, gerçekten hayvanlaşmamış olanların dışında, tam bir huzur ve mutluluğa ulaşmazlar.
Çoğu zaman bu tür insanlar ele geçirdikleri her maddi varlık veya zevkten sonra içlerinde gene de bir tatminsizlik, bir huzursuzluk ile yeniden başka “Sözde mutluluk çareleri” veya “Sahte cennet” arayışlarına koyulurlar. İçlerini kemiren huzursuzluk ile baş edemeyince son çareleri hep içki vb. çeşitli uyuşturucular ile kısmen veya tamamen kendilerinden geçmek olur. Ertesi gün ayıldıkları zaman içlerindeki huzursuzluk onları yeniden arayışlara iter. Aslında sadece “Ruhsuz bir hayvan” olsalardı, ne geçmiş ile ne de gelecek ile ilgilenmezler ve madde onlar için yeterli bir tatmin kaynağı olabilirdi. Dünya hayatında insan maddi varlığının yanında daima bir de manevi varlık sahibi olduğu için ve manevi varlığın gıdası da maddi olmadığı için maddi varlığın ihtiyacı karşılandığında manevi varlığın ihtiyaçlarının karşılanmaması insanda derin bir huzursuzluk ve keder oluşturmaya devam eder durur. İçki gibi maddeler adeta insanın kendi derinliklerinden gelen ikaz sinyallerini, mutsuzluk sinyallerini bir sure susturur veya kendi duyamaz hale gelir. Ama asla bu bir çözüm olmaz.
Tıpkı arabamızın yağ göstergesi veya başka bir arıza göstergesini iptal etmekle sadece kendi kendimizi kandırdığımız gibi... Çözüm içimize dönmek ve onun sesine kulak vermekten geçer. Gerçek çözüm aklımızı faydasız şeylerle meşgul ederek veya uyuşturma yolu ile çalışamaz duruma getirmek değil aklımızı daha güçlü bir şekilde kullanmaktadır.
“Akl-i dengesi yerinde olmak” diye bir kavram vardır. Bilirsiniz, insan beyni sağ ve sol küre olmak üzere iki bölümden oluşur. Sol küre maddi gerçekler ile, sağ yarım küre ise hayal etme, yaratıcılık ile, maddi alemin ötesi gibi kavramlar ile ilgilidir. Hem insan için hem de insanlık için beyin her iki bölümü ile mükemmel bir şekilde çalışmadıkça ve çalıştırılmadıkça insan tam gerçeğe ve bunlardan yola çıkarak huzur ve mutluluğa ulaşamaz. İnsanların bazısında beyin faaliyetleri daha çok sol kürede, bazılarında ise sağ kürede yoğunlaşır. Ama ancak her iki küreyi de dengeli olarak kullanan insanlar diğerlerinden daha mükemmeldirler ve mükemmel çözümler bulurlar.
Maddi gerçeklerden yola çıkarak icatlar yapanlar, doğayı inceleyip kanunlarını bulanlar biraz daha ileri gidip doğanın düzeninden “Düzenleyici”ye ulaşanlar, varlıklardan “ Var Edici”ye ulaşanlar, yazıyı yazanın kalem değil kalemi tutan elin “Sahip”i olduğu gerçeğine ancak beyinlerinin sağ küresini de kullananlar ulaşırlar.
Dindar insanlar ile materyalist insanların bir türlü anlaşamamalarının, ayni gerçekte buluşamamalarının nedeni budur. Biri “Sadece görebildiğim, tutabildiğim vardır ve gerçektir” der. Diğeri “maddesel gerçekler beynin adeta yakıtıdırlar ve onlardan alınan güç ile çok daha uzaklara gidilir ve yepyeni ve “Asıl” gerçeğe ulaşılır” der. “Madde” bir sıçrama tahtası olarak kullanılırsa yücelere ulaşmak mümkün olur. Aksi takdirde ateşe atılan odundan öteye geçmez.
Eğer insan sadece beyninin sağ küresini kullanırsa dünyada bir başarı göstermesi beklenemez.Belki böyle insanlar dünyadan el etek çekerler dağlarda veya manastırlarda toplumdan uzak ve hayali alemlerde yaşamlarını sürdürürler. Hatta bazan bu hayal dünyası içinde kaybolanlar psikolojik tedavilere de ihtiyaç duyarlar.
Özetle “hep madde” diyenler de hep “madde ötesi” diyenler de insan olmanın ve insan onurunun gereğini tam olarak yerine getirmemektedirler. Hep “madde ötesi” diyenler neden bu dünyada bulundurulduklarının nedenini düşünmelidirler. “Hep madde” diyenler kendilerine “ Acaba tüm varlık ve gerçek sadece görebildiklerimiz mi?” diye sormalı ve zahmet edip araştırmalıdırlar. Çünkü yanılmaları halinde kaybedeceklerini hiçbir hesap makinesi hesap edemeyecektir. Bu gibiler bilmelidirler ki adeta yoğunlaşmış enerji olan maddenin tekrar enerjiye dönüşmesi her zaman mümkündür ve zaten de halen yüksek teknoloji ile yapılmaktadır. Yüce Yaratıcımızın sahip olduğu enerji veya güç bir okyanus ise, tüm evren, o okyanusundan bir damla bile değildir. İlle de maddenin ötesine inanmak için onu maddi algılıyacımızla algılamayı şart koşmak sağlam bir akıl ile bağdaşmaz. Madde ötesini kavramak için insana başka özellikler verilmiştir. Her duyumuz ancak ne için var edildiyse onu algılar. Mesela kulak belli frekanstaki ses dalgalarını algılar, insan kulağı ile göremez, gözü ile duyamaz. Göz de belli maddi şartlarda görme gücüne sahiptir. Canlıların en üstünü olan insan ne bir köpek kadar koku alma duyu gücüne sahiptir ne de bir kartal kadar güçlü görme duyusu vardır, ne de bir ayı kadar güçlüdür. Buna rağmen akıl gücü ile tüm varlıkları kontrol altına almış ve onlardan daha büyük güçlere ulaşmıştır. Ancak insan sadece beyni ile de insan değildir, ayni zaman da kalbi ile, vicdanı ile, merhameti ile, adalet duygusu ile insandır. İnsan olmanın gökyüzüne ancak bu manevi kanatlar ile çıkılır. Dünyaya çakılıp kalanlar, gözlerini gökyüzüne, yıldızlara ve güneşe çeviremeyenler bir gün gelip saf ışık ile karşı karşıya geldiklerinde nasıl bir şaşkınlık ve pişmanlık duyacaklardır? “Öte Dünya”ya hazırlık bu dünyada olur. Astronotlar sokaktan rastgele toplanıp ertesi gün uzaya gönderilmezler. Uzaya çıkacak astronotlara bile uzun ve üst dereceli bir hazırlık ve eğitim yaptırılır, onların uzaydaki yeni ortama adapte olmalarına olanak sağlayan her türlü tedbir alınır, her ihtimal gözden geçirilir ve aralarından en başarılı olanlar seçilip gönderilirler.
Ey gelecek için hazırlık yapmamakta direnen insan, ey dünya hayatında”sahte cennetler” için binbir hesap ve plan yapmaya üşenmeyen insan, ey “ uçakta bomba olması ihtimali “ karşısında” belki yalan ihbardır” demeden, tedbir olarak uçağa binmeyen insan, sonsuz olan manevi varlığının mutluluğunu dikkate almayışının ve manevi felaket ihtimalini hesaba katmayışının mantıklı açıklaması nedir? “Gerçek cennet”e hazırlanmaktan seni alıkoyan nedir? Biraz da maddi çıkarlarından başka şeylerle, mesela manevi yükselme gibi işlerle ilgilenmekten uzak durmanın sebebi nedir?
“Cenneti göster de inanayım, bir mucize görmezsem inanmam” diyen insan! Neden önce sen kendi benliğinde bir mucize gerçekleştirmeyi denemiyorsun? Belki o zaman aslında görmemekte direndiğin gerçekleri kolayca görmek için kendini gerekli seviyeye getirmiş olursun... Etrafını kuşatmış eğlence, dünya işleri, kavga, gürültü, medya bombardumanı ve sahte arkadaşlarından kurtulup günde bir saat veya olmaz ise birkaç dakika iç dünyana dön ve ne için var edildiğini düşün, birkaç dakika olsun seni “ Yaratan”ı düşünebilmek gücünü göster de, bir mucize göster...
Bir gün hiçbir yalan söylemeyerek, gün boyu kendine dahi hep dürüst davranarak, bir mucize gerçekleştir...
Birgün içinde yaşadığın toplumun sorunlarının çözümlenememesinin suçunu başkalarında aramayı bırak da kendin bir çözüm üreterek, bir mucize göster...
Birgün başkalarının suçlarını ve kusurlarını araştırmaktan vazgeç de kendi suçların ve kusurların hakkında bir saat düşünerek , bir mucize göster...
Birgün her zamanki gibi sadece kendini değil başkalarını da mutlu etmek için çalışarak, bir mucize göster...
Birgün arabanı durdurup yolda gördüğün şaşkın ve dalgın bir kedi veya köpek yavrusunu, hayatını kurtarmak için yolun kenarına şefkat ile bırak da, bir mucize gerçekleştir...
Birgün kalabalık ve fakir bir ailenin kapısını çal da onlara zaten sende de az olan paranın bir kısmını bir dertlerine derman olsun diye ver de, bir mucize gerçekleştir...
Ve birgün, seni yarattığı için, sana sağlık ve akıl verdiği için, sana sonsuz bir hayat ve “Gerçek Cennet” i senin geleceğin güne kadar hazır beklettiği için “Yaratan”a secde ederek bir mucize göster...
|