Bölüm-20
İSLAM DİNİ, ZORLA VE KANLA MI YAYILMIŞTIR?
Hristiyanlık ve batı etkisi altında, laik bir eğitim almış, ataları Müslüman olan, ama şu anda gönlü çeşitli şüphelerle dolu, Müslümanlığından utanan “aydın”ların son zamanlarda dillerinden düşürmedikleri konu, İslam’ın bir savaş ve şiddet dini olduğu konusudur. Onlara göre İslam insanlara şiddet metodları uygularak ve savaşla kabul ettirilmiş ve bu şekilde yayılmıştır; “İslam demek kan demektir ve zaten günümüzde de terör denilince akla hemen İslami terör akla gelir. Bu gerçek üzerinde tüm gelişmiş batı dünyası hemfikirdir.”
“Oysa Hristiyanlık bir merhamet, hoşgörü dinidir. Hristiyanlar dünyaya huzur ve medeniyet getirmişler, barışı savunmuşlar, insanlığın gelişmesi, refah ve mutluluğu için çalışmışlar ve sonunda da gördüğümüz gibi bunları da başarmışlardır. Hele bir de dünyanın huzurunu bozan Müslüman teröristler olmasa kim bilir dünya ne kadar güzel bir yer olurdu...”
Bu görüşler basında olduğu kadar, çevremizde ve karşılaştığımız üniversiteli gençlerle konuştuğumuz zaman da karşımıza çıkarlar. Araştırmadan ve öğrenmeden fikir sahibi olmanın doğal bir sonucudur bu. Halkımız İslam hakkında nasıl bilgi sahibi olabilir? Daha doğrusu herhangi bir konu hakkında nasıl bilgi ve fikir sahibi olunabilir? Bir düzen, bir inanç sistemi, bir din hakkında bilgi edinmek ancak onun kaynaklarını araştırarak, inceleyerek mümkün olabilir. Yoksa orada burada gördüğü veya duydukları ile yetinip iddialarda bulunmak kimseye birşey kazandırmaz, olsa olsa kendini ve diğer bazı bilgisiz ve peşin fikirli kişileri kandırmaya yarar.
Biz İslamın bir barış ve sevgi dini olduğunu anlatacağız. Ancak İslam aşırılıklar dini değildir. Gerçekçilikten uzak olarak, hak etmeyen zalimlere karşı gösterilen aşırı sevgi ve barışçılık adına zalimlere gösterilen hoşgörü, zayıfların ezilmesine seyirci kalınması anlamına gelmekte ve topluma fayda değil zarar verebilmektedir. Bu gerçekler ışığında İslamın, gerçekçi ve mantıklı bir din olduğunu öncelikle Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i şerifler, sonra da tarih açısından ortaya koymak istiyoruz. İslamın, Hristiyanlık gibi, inandığı Tanrıyı, kendi oğlunu çarmıha gerdirmedikçe, onun kanını döktürmedikçe kullarını affedemeyen bir Tanrıya sahip bir din olmadığını anlatacağız... Yanağına bir tokat vurana diğer yanağını da çevir prensiplerine karşılık tarihleri kanla dolu Hristiyanlar gibi bizim de bazı devirlerde dinimize uymamasına rağmen yanlışlar yaptığımızı, haksız uygulamalar yaptığımızı inkar etmeyeceğiz. Ancak bunlar asla İslamın gereği olarak değil, bilgisizlik ve bilinçsizlik gereği olarak yapılmıştır ve İslamın hedeflediği olgunlunluktan yoksun kişilerin hataları olarak değerlendirilmelidirler. Burada konumuz, İslam dininin temel kaynaklarında kan dökmenin olağan ve emredilen bir davranış biçimi olup olmadığıdır. Konumuz İslamın bir barış dini mi, yoksa bir savaş dini mi olduğunu ortaya koymaktır. Amacımız, İslama düşmanlıklarından dolayı onu karalamaya çalışanlara karşı gerçekleri göstermektir. İslamın gelişinden hemen sonra, çok kısa bir zaman dilimi içinde Arabistan’dan başlayarak doğuda Hindistan, batıda İspanya, kuzeyde Anadolu’ya kadar yayılabilmesi için sanki hiç bir güzelliği yokmuş gibi, beyinleri ve vicdanları dumura uğramış İslam düşmanları İslam’ın olsa olsa kılıç zoruyla yayılmış olabileceği peşin fikriyle tereddütsüz karalama kampanyalarını geçmişte olduğu gibi bugün de sürdürmektedirler. İslam’ın geldiği zamanda insanlık aleminin içinde olduğu bilgisizlik, merhametsizlik, vicdansızlık, tefecilik, değerlerin alt üst olmuşluğu, kölelik, sömürü ve vahşet uygulamaları, kadınlara yapılan muameleler, içki ve fuhuş, hak güçlünündür mantığı, adaletsizlik, can ve mal emniyetinin yok derecesinde olması gibi durumlara karşı İslam’ın öngördüğü düzen adeta bir tarihi devrim niteliğindeydi. İnsanların bu durumu farkettikçe İslam gönül vermeleri de kaçınılmaz olmuştu. Öyleyse neden insanlarla savaşmak gerekli olmuştu sorusu akla gelebilir; O zaman deriz ki, “İslama karşı çıkanların akıl ve vicdanlarının işlevlerini yerine getiremeyecek kadar aslî temizliklerini kaybetmiş olmaları nedeniyle!...” Kur-an-ı Kerim, A’raf suresi 179. ayet: “... Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır; onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” İslam ile karşıtlarının savaşı, insanlık dışı düzenin devam etmesinden çıkar sağlayanlarla ondan zarar gören ve değiştirmek isteyenlerin savaşıydı, karanlık ve aydınlığın savaşıydı. Şimdi kısaca İslamın gelişinden, dört halifeler dönemi sonuna kadar olan dönemdeki uygulamalara bir göz atalım...
MEKKE DEVRİ
MS. 610 yılında halkı arasında güvenilir ve dürüst olduğu üzerinde hiç şüphe duyulmayan Hz . Muhammed’in tarih boyunca gelip geçmiş diğer bir çok peygamber gibi Allah’ın bir elçisi olduğunu açıkladığı zaman Mekke halkı ve diğer civar bölgelerde yaşayan insanlar akıldan, vicdandan, merhametten, adaletten, kısaca insanlık erdemlerinden uzak bir karanlık içindeydiler. O kadar ki kızlarını diri diri toprağa gömerlerken kalplerinde en ufak bir merhamet hissi duymamaktaydılar. İçki, kumar, faiz, kölelik, hırsızlık, soygunculuk son sınırlarındaydı. Hz. Muhammed toplumun bu kötü halini görmekte, bu yanlış gidişi, bu yanlış “putlara tapma” dininin saçmalığının farkında olarak temiz bir hayat sürmekte ve zaman zaman iç alemine yoğunlaşıp Hira dağında yalnız başına düşünce ve meditasyonlara dalmaktaydı. İşte o günlerinden birinde Allah’tan kendisine vahyedilen şu ayetlere muhatap oldu: “ Yaratan Rabb’ının adıyla oku. O, insanı alaktan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb’ın sonsuz kerem sahibidir.” (El Alak, 1-5.)
O, önce yakınlarından başlayarak kendisinin peygamberliğini duyurdu, anlamı barış, Allah’a teslim olmak olan son dini anlatmaya başladı. Yüzyıllardır yaşadıkları vahşet ve maddi çıkarlara dayalı düzenin tehlikede olduğunu gören putperestler raharsız olmuşlardı. Ayetler gelmeye devam etti: “Sana emrolunan şeyi açıkça ortaya koy, müşriklere aldırma.” ( El Hicr, 94.)
İslam peygamberi artık Kabe çevresinde, yüzyıllardır yanlış yolda birbirlerine zulüm ederek yaşayan toplumunu Allah’a ve O’nun dinine davet ediyordu: “ Ey insanlar şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülk (ve hakimiyetine) sahip ve kendinden başka hiç bir Tanrı olmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın sizin hepinize gönderdiği Peygamberiyim. O halde Allah’a, ümmi nebi olan Resulune – ki O da Allah’a ve O’nun sözlerine inanmıştır,- iman edin, O’na uyun ki doğru yolu bulmuş olasınız...” ( el A’raf, 158.)
Mekke kafirleri bu yeni dini susturmak, insanların duyup inanmalarını önlemek için Peygambere ve ilk Müslümanlara her türlü alay, hakaret, işkence, ilişkileri kesme( izolasyon ), vatanlarından çıkarma ve şiddet (öldürme) uyguladılar. Yapılan sindirme ve vazgeçirme eylemleri arasında İslamı kabul eden köleleri bağlayarak kızgın kumlar, çakıllar üzerinde sürüklemek, kor halindeki kömürler üzerine yatırmak, iki bacağından iki ayrı deveye bağlanıp develerin farklı yönlere sürülmesiyle parçalanmak gibi akıllara durgunluk veren yöntemler de vardı. Bu zavallı köleler bu süre içinde zengin Müslümanlar tarafından efendilerinden satın alınarak özgürlüklerine kavuşturuluyor ve bu şekilde işkencelerle öldürülmekten kurtarılıyorlardı. Bütün bu yapılanlara karşı Müslümanlara Peygamberleri tarafından tavsiye edilen sadece sabırdı...
“İman edenlere söyle: Allah'ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır.” (Ankebut:45/14) Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere İslam düşmanlarının her türlü haksız ve acımasız davranışlarına maruz kalan Müslümanlara, ne kan dökme, ne terörist eylemlerde bulunma, ne de kargaşa çıkarma izni verilmemiş, aksine sabır göstermeleri ve onları bağışlamaları istenmiştir.
Herşeye rağmen müslümanların yavaş yavaş da olsa artışını önleyemeyen Mekke’li müşrikler sonunda Müslümanları abluka altında tutup açlıktan öldürme kararı aldılar. Üç yıl kadar süren bu acımasız abluka boyunca Müslümanlar açlıktan ağaç yapraklarını bile yemek zorunda kalmışlar, bu süre içinde çocuklar ve yaşlılar açlık ve hastalıktan ölmüşlerdi. Boykotçuların bazılarının bile artık daha fazla bu duruma dayanamamaları üzerine üç yıl süren boykot kalkmıştı. Hz . Peygamber civar kasabalardan biri olan Taif’e gidip onlara Allah’ın dinini anlatmak ve onları İslam’a davet etmek istemişti. Ama orada da putperest Arablar tarafından kötü bir şekilde karşılanmış, taşlanmış ayakları kan içinde kalmış ve bu şekilde Taif dışına kovulmuştu. Bu şekilde yorgun, yaralı ve çok üzgün bir şekilde Taif dışına çıkarılan büyük peygamber kendini bir gölgelik altına atmış ve gözlerinde yaşlarla ellerini açarak şöyle duada bulunmuştu: “İlahi, kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arzederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi, herkesin zayıf görüp de dalına bindiği çaresilerin Rabbi Sensin, İlahi, huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin. Ya Rabb, eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir. Ya Rabb, gazabına uğramaktan, rızandan mahrum kalmaktan, senin karanlıkları aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen yüzünün nuruna sığınırım. Razı oluncaya kadar işte affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak seninledir...”
Mekke Kafirleri kendilerini diğer Arab kabilelerinden daha soylu ve şerefli sayarlardı. Mekke’deki putları ziyarete gelen kabilelerden büyük maddi çıkarlar elde ediyorlar ve bu sapık din ve düzenin bozulmasından da şiddetle korkarlardı. Bütün bu yıllar içinde İslam peygamberi hiç şiddete ve teröre başvurmamış, kendine inananlara da daima sabrı tavsiye etmişti. Üstüne üstlük de, milletinin cahil olduğunu, bir gün Müslüman olacaklarını düşünüp onlara beddua bile etmiyordu. Kafirler son çare olarak O’na para, şeref, reislik, istediği en soylu ve güzel kızı ve daha kendilerince önemli olan şeyleri bu yaymaya çalıştığı dinden vazgeçmesi karşılığında teklif ettiler. Yüce peygamber ise bunları kendisine ileten amcasına: “ Ey amca, Allah’a yemin ederim ki, onlar sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar, ben yine görevimi bırakmam...” diyerek yapılan teklifleri reddetti.
Devam eden baskılar sonucu bazı müslümanlar mallarını ve mülklerini bırakarak doğup büyüdükleri memleketlerini terketmek ve başka ülkelere göç etmek zorunda kalmışlardı. Mekke’li kafirler onları göç ettikleri yerlerden geri getirmeyi bile denemişler ama başaramamışlardı. Hz. Pegamber, Hz. Ebu Bekr ve Hz Ali dışındaki Müslümanlar azar azar Medine şehrine göç etmişlerdi. Kafirler, İslamın yayılmasını engellemek ve kesin olarak bu dini yok edebilmek ümidi ile son çare olarak Hz Muhammed (AS) ı öldürme kararı almışlardı. “ Ya Muhammed, hatırla şu zamanı ki, inkar edenler( Mekke müşrikleri) seni bir yere kapatmak veya (hepsi birden) öldürmek yahut da (Mekke’den) çıkarmak için sana tuzak kurarken, Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Allah tuzakların en iyisini kurar.”(Enfal 30.)
MEDİNE DEVRİ Allah’ın bu durumu sevgili peygamberine bildirmesi üzerine O, yanına sevgili dostu Hz. Ebu Bekr’i de alarak daha önce kendisine iman edip Medine şehrine davet eden Medineli Müslümanların davetlerine uyarak bir seher vakti gizlice Medineye göç etti. Kısaca özetlediğimiz bu on iki yıllık Mekke döneminde Müslümanlar gördükleri inanılmaz şiddet ve baskılara karşılık hiç bir zaman kavga, şiddet ve benzeri eylemlerle karşılıkta bulunmamışlar, kan dökmemişlerdir. Zaten Kur’an-ı Kerim’de izin verilen ve emredilen “Cihad” kelimesinin kullanılması da bir rastlantı değildir. Arab dilinde savaşmak ve kan dökmek anlamına gelen harb, kıtal, musademe ve benzeri bir çok kelime varken bunların yerine gayret etme, tüm gücünü kullanarak çaba gösterme vb gibi anlamlar taşıyan “Cihad”ın tercih edilmesi çok anlamlıdır. İslam Peygamberinin on yıl sürecek Medine dönemi uygulamalarına gelince, bu dönemde ilk yapılan işin Medine ve civarında yaşayan, Hristiyan, Yahudi ve diğer müşrik kabilelerle siyasi barış anlaşmaları yapılması olmuştur. İslam devletinin yaptığı bu anayasa dünyadaki ilk anayasadır. Müslümanların tek amacı insanlara doğru dini anlatma imkanını sağlamak ve bu anlatma ve açıklama faaliyetinin özgürce sürdürülebilmesini devam ettirebilmekti. “ Allah, sizinle din yüzünden savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayanlarla iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurmanızı size yasaklamıyor. Allah adalet ölçülerine göre davrananları sever" (Mümtehine,60/8) Bu devirde İslam karşıtları ile Müslümanlar arasındaki savaşlar ve kan dökülmesinin sebebi asla dini zorla kabul ettirmek ve insanları ya müslüman olmak veya da oldürülmek arasında tercih yapmaya zorlamak değildi. Medine devri Müslümanların çok zor geçen Mekke devrinden sonra bir toparlanma, güçlenme ve devlet olma devriydi. Müslümanlar ilk iş olarak Peygamberleri önderliğinde Medine ve civarında yaşayan farklı dinlere bağlı topluluklarla beraber barış içinde yaşayabilecek şartları belirlemişler ve bunu gerçekleştirebilecek anlaşmaları yapmışlardı. Dikkati çeken husus, Müslümanların, Müslüman olmayanlar ile barış içinde yan yana yaşamak kararıdır. İslam’da müslüman olmayanlara yaşam hakkı tanımadığını ileri sürenlerin haksızlığı bu tarihi gerçekle ortadadır. Müslümanlar Allah’ın kendilerine bildirdiği gibi, henüz İslamı kabul etmemiş milletlerle yaptıkları anlaşmalara sadık kalmışlardır: “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden (antlaşma şartlarına uyan) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar (bu hükmün)dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayınız. Allah (haksızlıktan) sakınanları sever.” (Tevbe: 9/4) Medineye hicret (göç) eden Mekke’li müslümanlar Medineli müslümanlarla tam bir kardeşlik halinde ilk İslam devletini kurmuş ancak bu durum Mekkeli kafirleri hiç de memnun etmemişti. Müslümanların Mekke’de bıraktıkları mal ve mülklerine el koydukları yetmediği gibi Müslümanların Şam ticaret yolu üzerinde bir şehirde yerleşip güçlenmelerinden de hiç hoşnut değildiler. Ayrıca Medine etrafındaki bazı müşrik Arab kabileleriyle müslümanlar aleyhine anlaşmalar yapmakta, zaman zaman müslümanlara göz dağı vermek üzere Medine ciarlarına baskınlar yapmaktaydılar. Kafirler bir yandan da Medine’lilere mektuplar göndererek Müslümanlara kucak açtıkları için tehdit etmekteydiler. Aşağıda bunlara bir örnek olmak üzere bir mektuptan bir bölümünü bulacaksınız: “Siz Muhammed (s.a.s.) in yurdunuzda barınmasına izin verdiniz. O’nu ya öldürmez veya bize teslim etmez, yahut da Medine’den çıkarmazsanız hepinizi öldürmek, esir etmek ve kadınlarınıza tecavüzde bulunmak üzere Medine’yi basacağız.” Artık Medinedeki Müslümanlar ile Mekke’deki kafir Arablar arasında henüz ilan edilmemiş bir savaş vardı. Kafirler ani baskınlarla Medine civarına saldırıp katliam ve talan yapıyorlardı. Müslümanlar Medine etrafında devriye birlikleri bulunduruyorlar, bir yandan düşman hakkında bilgi topluyorlar, bir yandan da gelebilecek tehlikelere karşı hazır bulunmaya çalışıyorlardı. Hicretin ikinci yılı safer ayında müslümanlara kendilerini savunmakları için izin verildi: “Zulüm ve haksızlığa uğratılarak, kendilerine savaş açılan kimselere( mü’minlere) savaş izni verildi. Allah onlara yardım etmeğe albette Kâdirdir. Onlar, Rabbimiz Allah’tır dediler diye, haksız yere yurtlarından (Mekke’den) çıkarıldılar...” ( Hac suresi, 39-40.) BEDİR SAVAŞI Mekke’li kafirlerin yaptığı yağma ve taciz amaçlı baskınları önlemek amacıyla müslümanlar da oluşturdukları birliklerle onlara engel olmaya çalışıyorlardı. Müşrikler sonunda Medine’ye büyük bir saldırı yapma kararı almışlar ve bu saldırının finansmanı için Ebu Sufyan komutasında bir ticaret kervanını Şam’a göndermişlerdi. Kervan elde ettiği kârla Mekke’ye döner dönmez toplanıp Medineye saldırma, Hz. Muhammed’i öldürme ve İslam’ı yok etme niyet ve kararlılığındaydılar. Onların amaçlarına ulaşmalarını engellemek üzere Hz. Peygamber ve 313 kişilik ordusu, kervan daha Şam’a ulaşmadan yetişip kervanı ele geçirmek üzere peşlerine düşmüş ise de yetişememişlerdi. Şam’dan dönerken durumdan haberdar olan kervan komutanı Ebu Sufyan Mekke’den yardım talep etmiş ve bunun üzerine 1000 kadar savaşçıdan oluşmuş bir ordu 313 kişilik İslam ordusunu yok etmek üzere yola çıkmıştı. Orduların karşılaşmasından çok kısa bir süre önce Resulullah ellerini semaya kaldırmış, kendinden geçmiş bir halde dua ediyordu: “Yâ Rabb, işte Kureyş bütün gurur ve azametiyle senin dinini ortadan kaldırmak için geldi. Sana meydan okuyor, peygamberini yalanlıyor. Yâ Rabb, peygamberlerine yardım edeceğine dâir ahdini, bana verdiğin zafer va’dini lütfet. Şu bir avuç mü’min telef olup yok olursa, bu günden sonra yeryüzünde sana ibadet ve kulluk edecek kimse kalmayacak...” Hz. Peygamber: “Toplulukları bozulacak, arkalarını dönüp kaçacaklar” ( Kamer suresi, 45.) ayetini okuyarak çadırından çıktı, savaş başladı. Bu savaşta kardeş kardeşle, akrabalar birbirleri ile karşı karşıya gelip savaştılar. Zafer İslam’ın oldu, 313 kişilik İslam ordusu, 1000 kişilik kafir ordusunu perişan etti. Bedir savaşı olarak bilinen bu ilk savaş hakkında İslam düşmanları günümüze kadar devam eden bir iftira ve yalan kampanyası sürdüregelmişlerdir. Müslümanların sadece “talan” amacıyla sivil ve zavallı bir kervana saldırdıklarını ileri sürmüşlerdir. “Müslümanların cihadı işte böyle masumlara saldırı ve katliam demektir” gibi gerçekle uzaktan yakından hiç bir ilgisi bulunmayan iddialarda bulunmayı kendilerine kutsal bir görev saymışlardır. Oysa Bedir savaşı ile ilgili gerçekler yukarıda kısaca ortaya konulmuştur. Bu ilk savaştan sonra da İslam ve karşıtları arasında savaşlar olmuştur. Bedir savaşı sırasında önceden Müslümanlarla vatandaşlık anlaşması imzalamış bulunan Yahudi kabilelerinden Kaynukaoğulları kabilesi imzalamış oldukları anlaşmaya bağlı kalmamıştı. Müslümanlara destek olmadıkları gibi müslümanları birbirleri aleyhine kışkırtmışlardı. Hatta kendileri de tek Allah inancına sahip oldukları halde “Müşrikler, Mü’minlerden daha doğru yolda” (Nisa, 51.) diyorlar, sabahleyin Müslüman olduk deyip, akşam inkar ediyorlar, şiirler yazarak İslamla alay ediyorlardı. Bunlarda yetmezmiş gibi bir gün bir yahudi müslüman bir kadının eteğinin yırtılıp her tarafının görünmesine neden olmuş, bu yüzden karşılıklı öldürmeler yaşanmıştı. Bu olanlar üzerine İslam peygamberi Yahudilere aralarındaki anlaşmayı yenilemeyi önermiş ancak yahudiler : “Sen bizi savaş bilmeyen Mekkeliler mi sanıyorsun? Biz savaşa hazırız...” diyerek kabul etmemişlerdi. Bunun üzerine Resulullah, ordusu ile Kaynuka oğullarını kuşattı. Sonunda teslim olmak zorunda kalan Kaynukaoğullarını var olan uygulama gereği öldürülmeleri gerekirken sadece sürgün edilmekle cezalandırılmışlardır. Bu olayda da açıkça anlaşılacağı gibi savaşa anlaşmalara uymayıp dosluk ve işbirliği yerine fitne , fesad ve düşmanca hareketlerde bulunan yahudiler neden olmuşlardı. UHUD SAVAŞI Hicretin 3. yılında, Bedir savaşı yenilgisini ve bu savaşta Müslümanlarca öldürülen 70 kadar müşriki bir türlü unutamayan Mekkeliler intikam amacıyla Medineye saldırı kararı almışlardı. Kafirler 3000 kişilik tam donanımlı bir ordu oluşturdular. Medine yakınlarında Uhud dağı eteklerinde savaş düzeni alan müşrik ordusu ile 700 kadar askerden oluşan İslam ordusu arasında meydana gelen savaşta Peygamberlerinin emirlerine tam uymayan bazı müslüman birliklerinin neden olduğu hatalar ile İslam ordusu yenilgiye uğradı. Müslümanlar ağır kayıplar verdi. Bu savaşta kafirler müslüman ölülerin organlarını kesmek dahil inanılması güç vahşet örnekleri verdiler. Savaşın sonunda kafir ordusunun kumandanı Ebu Sufyan savaşa devam edip Peygamber ve yanındaki bir avuç müslümanı tamamen öldürmeye ve Medineyi ele geçirmeye cesaret edememiş ve gelecek sene yeniden savaşmak üzere ordusu ile Mekke’ye dönmüştü. Ancak bundan hoşnut olmayan bazı kafirler bir ordu oluşturup Medineyi basma kararı almışlarsa da onları karşılamak üzere Medine dışında hazırlık yapan İslam ordusu ile savaşmaktan çekinip gerisin geriye Mekke’ye döndüler. Bu olay “Hamraü’l – Esed gazvesi olarak bilinir. Bu savaş da müslümanların bir savunma amaçlı savaşıydı. Bu olaydan bir yıl sonra Medine civarındaki bir kabilenin, Hz. Muhammed’ten kendilerine İslamı öğretecek bir topluluğun gönderilmesi için başvurması üzerine 10 kişilk bir bir grubu, Kureyş kabilesi yandaşı bir kabile ordusu pusuya düşürüp bir çoğunu öldürdü. Geriye kalanları da köleleştirip Mekkeye sattılar. O esirler Kureyş ileri gelenlerince işkence edilerek öldürüldüler. Bir süre sonra 70 kişilik başka bir öğretmen kafilesi de haince saldırıya uğrayıp kılıçtan geçirildi.Bu olay İslam’ın neler pahasına ve dini öğretme yolu ile yayma geleneğinin bir örneğini oluşturur. Bir başka Yahudi kabilesi olan Nadiroğulları da Kaynukaoğulları gibi Medine vatandaşlık anlaşması hükümlerine aykırı hareketlerde bulunmuştu. Kendilerini ziyaret eden ve anlaşmanın gereğini talep eden Resulullah’a suikast girişiminde bulunmuşlardı. Resulullah Nadiroğullarına Medineyi mal ve mülkleriyle birlikte terketmeleri için 10 gün süre tanıdı. Bunun kabul edilmemesi üzerine İslam ordusu Nadiroğulları’nın güçlü ve yiyecek stoklamış olan kalesini kuşatma altına aldı. Bir süre savaştan sonra Nadir oğulları teslim oldular ve anlaşma gereği Medineden ayrılıp çeşitli yerlere göç ettiler. Bu olay da müslümanların değil, Yahudilerin anlaşmaları çiğnemesinden kaynaklanmıştı. Yürürlükte olan gelenek gereği öldürülmeleri olağan olan yahudiler, Peygamberin merhameti ile Medine’yi terketmelerine izin verilmiş olması dikkat çekicidir. Mekke’liler boş durmuyor, Medine civarındaki, Müslümanlarla saldırmazlık anlaşması bulunan bazı arab kabilelerini kışkırtmakta ve Müslümanlara saldırtmaya çalışmaktaydılar. “Benî Mustalık Gaza’sı” denilen savaş da Medineye baskına hazırlanan kafir arab kabilesi ordusuna İslam ordusunun bir önleme hareketidir ve başarılı olmuştur. “Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan adamlardır. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.” ( Tevbe, 12.) Müslümanların düşmanlarıyla yapmak zorunda kaldıkları savaşlar bir “kendini savunma veya kendilerine yapılacak bir saldırıyı önleme savaşı” olarak gerçekleşmişti.Daha önce görülmeyen bir durum da savaşta bile Müslümanlara emredilen savaş ahlakıdır. Konu ile ilgili bir hadis-i şerif: “Resulullah (a.s.m) beni seriyyede savaşa gönderdi.Yola çıkarken şu talimatı verdiler : “Allah’ın adıyla, ALLAH YOLUNDA YÜRÜYÜN.Allah’ı inkar edenlerle savaşın, işkence yapmayın, ahdinizi bozmayın. ganimeti çalmayın, çocukları öldürmeyiniz” ( Müslim, Cihad 3,(1731), Tirmizi, siyer 48,(1617) Ebu Davut, Cihad 90, (2612,2613 “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez” (Bakara Sûresi,190) Nitekim bir başka ayette de şöyle buyrulur: “ Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah müttakilerle beraberdir.” ( Bakara 194.) İslam barışı tercih eder, zorunluluk yoksa savaş yapılmaz: “ Sulh(daima) hayırlıdır.” (Nisa, 128.) “Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (Şunu iyi bilin ki) Allah ğafur ve rahimdir.” (Bakara, 192.) “Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara, 193.)
HENDEK SAVAŞI Kendi hainlikleri nedeniyle Medine’den sürülen yahudiler Müslümanlara karşı büyük bir kin ve intikam duygusu içindeydiler. Yahudiler Medine dışındaki kendilerine ait olan Hayber kalesinde toplanmış ve Medine İslam devletini nasıl ortadan kaldırabileceklerinin planlarını yapıyorlardı. 70 kişilik bir heyet ile Mekke’ye gittiler, onlarla İslama karşı bir ordu oluşturmayı kararlaştırdılar. Ayrıca bir çok Arab kabilesini de çeşitli vaadlerle kendilerine katılmaya ikna ettiler. Sonunda Ebu Sufyan komutasında 10,000 kişilik o zamana göre çok büyük bir ordu hazırladılar. Öte yandan müslümanlarla Medine’de barış içinde yaşayan Benî Kurayza yahudilerinin de kendilerine savaş sırasında yardım edeceğini hesaplıyorlardı. Savaşın gelişimi hakkında fazla detaya girmeden olayı özetleyecek olursak, Müslümanlar Medineyi savunmak için şehrin etrafında hendekler kazdılar. Medine önüne gelen büyük Müşrik ordusu hendeği görünce şaşkınlığa düştü ve Şehri kuşatma kararı aldı. 27 gün süren kuşatma nın en sıkıntılı zamanında Medine’deki Yahudiler İslam düşmanları ile birlikte Müslümanlara karşı işbirliği halinde savaşmaya başladılar. Sonunda başarısızlığa uğrayan kafirler perişan bir şekilde Mekke’ye çekildiler. Bu durum Kur’an’da şöyle hatırlatılır: “Ey inananlar, Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın. Üzerinize ordular gelmişti, Biz de onların üzerine rüzgar ve sizin göremediğiniz ordular(melekler) göndermiştik.” (Ahzab, 9.) “Allah, kafirleri hiçbir zafer elde edemeden, kin ve öfkeleriyle geri çevirdi. Savaşta mü’minlere Allah’ın yardımı yetti. Allah yegane kuvvetli ve galip olandır.” (Ahzab, 25.) Hendek savaşı sona erer ermez, resûlullah ve İslam ordusu savaşta düşman ile işbirliği yapan ve aradaki anlaşmayı çüğneyen Yahudi kabilesi “Kurayzaoğulları”nın üstüne yürüdü. Kurayzaoğullarının kalesi kuşatıldı. 25 günlük kuşatma sonunda Yahudiler teslim oldular ve kendilerine yakın bildikleri bir kişinin hakemliğini istediler. Ayrıca hakemin İslama göre değil de Tevrata göre hüküm vermesini arzu ettiler. Hakem de Tevrat’ın Tesniye bölümünün 20, bab 10-14. ayetlerine göre savaşçılarının öldürülmelerine , kadın ve çocuklarının esir edilmelerine ve tüm mal varlıklarına el konulmasına hükmetti. “Bu sonuç İslamın acımasızlığını gösterir” diyenler biraz düşünürseler bu hükmün Tevrat’ın hükmü olduğunu ve İslam düşmanlarınca istendiğini, savaşın müslümanların yenilgisi ile sonlanması halinde müslümanların başına gelebilecek trajik durumu ve bu gibi durumların ortaya çıkmasına her zaman neden olacağı kesinlikle belli olan Yahudi kabilesi nin cezasız kalmasının ne doğru ne de adil olmayacağını kabul etmeleri gerekir. İslam Allah’ın Kur’an’da bildirdiği gibi nasihat ile, akla davet ile ve en güzel bir şekilde barışçı bir şekilde yayılmaya devam ediyordu. Resûlullah İslamı yaymak için o zamanın bilinen ve yakın bölgeler olarak sayılabilen ülkelere ve yöneticilerine elçiler ve mektuplar gönderiyordu. Bunlara bir örnek olarak Bizans Kayseri Heraklius’a gönderilen mektuba bir göz atalım: “Bismi’llahi’r-rahmâni’r-rahim... Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed(s.a.s.) den, Rum’un (Roma’nın) büyüğü Hirakl’a. Hidayet yoluna uyanlara selam olsun. Bundan sonra: Ben seni İslam’a ve onu yayma hizmetine davet ediyorum. Müslüman ol ki selâmete eresin, Allah da ecrini iki kat versin. Eğer kabul etmezsen halkının vebâli senin boynundadır.” “Ey ehl-i kitap! Bizimle sizin aranızda ortak bir kelimeye gelin: Ancak Allah’a kulluk edelim. O’na kullukta hiç bir şeyi ortak yapmayalım. Allah’ı bırakıp da bir kısmınız bir kısmınızı Rab edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse, Şahid olun, biz Müslümanız deyin.” ( Âl-i İmran, 64.) HAYBER KALESİNİN FETHİ Hicretin 7. yılıydı, güçlü ve zengin bir Yahudi şehri olan Hayber Medineden gelen yahudilerle en güçlü günlerindeydi. Bu yahudi şehrinin 7 tane kalesi vardı ve Medine İslam devleti aleyhine adeta kaynayan bir fitne-fesad kazanı gibiydi. İslama karşı elinden gelen kötülüğü yapmaktan çekinmiyordu. Müşrik Arablarla, diğer yahudi kabileleriyle anlaşmalar yaparak savaş hazırlıkları yapıyorlardı. Hayber ile Gatafan kabilesinin savaş hazırlıklarını tamamlamak üzere olduklarını haber alan Resûlullah onlarla barış anlaşması yapmak için Ravaha oğlu Abdullah isimli sahabesini onlara elçi olarak gönderdiyse de yahudiler bunu kabul etmediler. Başka çare kalmaması üzerine İslam ordusu Gatafan kabilesi ile Hayber’in arasında bir yerde (Raci vadisi) toplanarak onların birleşmesine engel olduktan sonra Hayber’i kuşatma altına aldı. Şiddetli savaşlar sonunda Hayberin tüm kaleleri ele geçirildi, tüm mal ve arazileri İslam topraklarına katıldı. Yenik Yahudiler arazilerinde kalıp işçi olarak çalışmayı ve yetiştirdikleri ürünlerin yarısını müslümanlara vermeyi teklif ettiler, bu şekilde canlarını ve yurtlarını kurtarmış oldular. Gördükleri bu insanca ve affedici davranışa karşılık Yahudi reislerinden birinin kızı Hz. Peygamberi zehirli etle zehirlemek istediler ve İslam Peygamberi ağzına aldığı lokmayı hemen çıkarmak suretiyle ölümden kurtuldu. Yüce gönüllü peygamber kendisine yapılan suçları daima affederdi, o kadını da affetti. Bir kaç gün sonra zehirlenme nedeniyle bir müslümanın ölmesi üzerine kısas olarak o kadın da ölüm cezasına çarptırıldı. Hz. Peygamber çok soylu bir yahudi kabile reisinin esir kızının şerefini korumak ve yahudilerin gönlünü almak amacıyla önce özgürlüğüne kavuşturdu sonra onu kendine nikahladı. İstenildiği takdirde tüm yahudiler kılıçtan geçirilebilirlerdi veya köle olarak boğaz tokluğuna çalıştırılabilirlerdi. O zaman bunlar kimse tarafından yadırganmazdı. Kadınlar cariye veya odalık da yapılabilirlerdi. Yahudileri ortak olarak arazilerinde çalıştırmak, Yahudi reisinin köle kızını özgürleştirip sonra Hz. Peygamberin eşi olarak şereflendirmek herhalde bir gaddarlık olarak ileri sürülemez. MUTE SAVAŞI Hicretin 8. yılında Müslümanlarla hristiyanlar arasında ilk defa olarak bir savaş meydana geldi. Savaşın nedeni İslamiyeti zorla hristiyanlara kabul ettirmek değildi. Daha önce islam peygamberinin komşu ülkelerin yöneticilerine elçiler ve mesajlar gönderdiğinden bahsetmiştik. İslam elçisi Kudüs’ün güneyindeki Mute kasabasında o bölgenin hristiyan arablarının reisi “Şurehbil” e Peygamberin mektubunu iletti. Bizans’ın koruması altında bulunmasından cesaret alarak Şurehbil İslam elçisini bütün hukuk kurallarını çiğneyerek öldürttü. Yaptığını yanına bırakmamak için İslam ordusu 3,000 kişilik bir kuvvetle Şurehbil üzerine gönderildi. Orduya ayrıca “Kadınları, çocukları, yaşlıları öldürmeyin!” emrini bizzat Allah’ın elçisi bildirdi. Bu savaş bir ganimet, zulüm savaşı değildi. Çünkü bir tarafta 3,000 kişilik bir ordu, diğer tarafta hristiyan arab kabileleri ve Bizansın yardımı olarak gönderdiği birliklerden oluşmuş 200,000 kişilik bir ordu vardı. Savaş Müslüman ordusunun çok üstün düşman ordusuna karşı inanılmaz bir başarı elde etti ve hristiyan ordusunu bozguna uğratıp çok küçük bir kayıpla geri çekilmeyi başardı. Bu savaşın bize gösterdiği İslam ordusunun inanç ve şehid olma arzusu ile savaştığı, savaşçılar dışındaki insanlara saldırı yapmadığıdır.
MEKKE’NİN FETHİ Hicrî 8. yılda Mekke’lilerin himayesi altında bulunan Benî Bekir kabilesi, İslam Peygamberi Hz. Muhammedin himayesi altında bulunan Huzâa kabilesine baskın yapıp 23 kişiyi öldürmüştü. Huzâalılar peygamberden yardım istediler. Hz. Peygamber Mekke’lilerden, öldürülenler için Huzâalılara diyet ( kan bedeli) ödenmesini veya da Saldırıda bulunan kabileyi himaye etmekten vazgeçmelerini istedi. Mekke’liler Hz. Muhammed’e red cevabı verdiler ve 2 yıl önce müslümanlarla imzaladıkları “Hudeybiye anlaşması”nı bozduklarını bildirdiler. Resûlullah ve 10,000 kişilik İslam ordusu Mekke üzerine hareket etti. Mekke civarına ulaşınca Hz. Peygamber, ordudaki asker sayısınca ateş yakılmasını emretti. Gece karanlığında Mekke dışında bu kadar çok sayıda ateş yandığını gören Mekke’lilerin savaşma güç ve iradesi yok oldu. Bu şekilde Hz. Peygamber savaş ve kan dökülmesini önlemiş oldu. Tarih boyunca hiç bir lider veya komutan kendine ve halkına bu kadar çok düşmanlık ve kötülük yapan karşı millete galip gelmiş olduğu halde bu kadar şefkatli bu kadar merhametli davranmamıştır. İslam peygamberi tüm Mekke halkını affetti ve onlara şöyle seslendi: “Ben de size Yusuf’un kardeşlerine söylediği gibi, ‘Bu gün size geçmişten dolayı azarlama yok’ (Yusuf suresi, 92 ayet) diyorum. Haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz,”. buyurdu. O yüce peygamber kimseden intikam almadı. Mekke’liler gönüllü olarak O’na biat (bağlılık sözü) ettiler. Mekke halkının İslam idaresine girmesi, Kabe’nin putlardan temizlenmesi, Mekke ve Medine halklarının barışa kavuşması ne yazık ki savaşların sona erdiği anlamına gelmiyordu... HUNEYN SAVAŞI Arabistan’ın en büyük kabilelerinden biri olan “Havazin” kabilesi Mekke’nin güney doğusundaki dağlıl bölgede yaşamaktaydı.Mekkenin fethinden 16 gün sonraydı. Havazinliler İslam’a karşı, Taif’teki ve diğer bazı diğer kabilelerle birleşmişler ve 20,000 kişilik bir ordu oluşturmuşlardı. İslam ordusu Huneyn vadisinde birleşik kafir ordusunun pususuna düştü ve ağır kayıplar verdi. Müslümanlar Hz. Muhammed’in cesaret, sabır ve metaneti ile ve İlâhi bir yardım sayesinde bozgun durumundan kurtulup galip duruma gelmişlerdi. Kaçan düşman kabilelerin bir kısmı Evtas vadisinde toplanmış, bir kısmı da Taif şehrine dönüp savunma hazırlıklarına başlamışlardı.Bu iki düşman topluluğuna karşı sonuç alıcı haraketler yapılmış, önce Evtas vadisindekiler yenilip dağıtılmış, sonra da Taif kuşatılmıştı. Resulullah Allah’a Taiflilerin müslüman olmaları için dua edip kuşatmayı kaldırmıştı. Bu arada Hz peygamberin gönül alıcı davranışları sayesinde insanlar kafile kafile Peygambere gelip İslama giriyorlardı.. Bir yıl kadar sonra Taifliler de elçiler göndererek müslüman olmayı kabul etmişlerdi. Mekke’nin fethinden sonra insanların topluca İslam’a girmeleri ile ilgili şu ayet indirilmiştir: “Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların akın akın Allah’ın dinine girdiklerini görünce;Rabbini överek tesbih et; O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tevbeleri dâima kabul edendir.” ( Nasr, 1-3.) Hicretin 9. yılı İslam tarihinde “elçiler yılı” olarak anılır. Mekke’nin alınıp, Kureyş kabilesinin müslüman olması tüm Arabistan’da bir dönüm noktası olmuştu. En çok saygı gören Kureyş kabilesine uyarak geriye kalan bir çok putperest Arab kabilesi de hızla İslam dinine giriyordu. Kabileler Mekke’ye elçiler gönderiyorlar ve İslamı öğretecek öğretmenlerin kendilerine gönderilmesini arzu ettiklerini bildiriyorlardı. Gelen elçi heyetleri Mekke’de çok güzel karşılanıyor ve hediyelerle gönülleri alınıyordu. Onlara gönderilen öğretmenlere Resulullah şöyle uyarıda bulunuyordu: “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin. Müjdeleyin, korkutup nefret ettirmeyin.” (Buharî, 1/25 ve4/26) Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed kendisine başvuranlara İslamı öğrettiği gibi kendisi de elçi ler göndererek henüz müslüman olmamış kabileleri de İslama davet ediyordu. Allah’ın elçisi Yemen tarafındaki hristiyan bir kabile olan Necran’a da elçiler gönderip ya müslüman olmalarını yahut da hristiyanlıklarını devam ettirerek İslam devletinin koruması altına girmek ve Müslümanlarca düşmanlarına karşı savunulmak karşılığı “cizye” vergisini vermek arasında bir seçim yapmaya davet etti. Necran’lılar en büyük din adamlarını Mekke’ye gönderdiler ve İslam hakkında görüşmelerde bulundular. Sonunda Cizye vermeyi kabul ettiler ve dinlerinde kaldılar. Bu olayda İslam’ın insanlara ölüm korkusu ile kabul ettirilmediği görülmektedir. “Hristiyanlar neden cizye vermek zorunda bırakılıyorlardı ?” diye soranlara cevabımız şudur: Savaş ve kan dökmek hiç bir milletin arzu ettiği bir şey değildir. Savaş insanların canlarını, mallarını yok eder, ekonomik hayatlarını zayıflatır. O zamanın en büyük devrimini gerçekleştiren İslam, eski yanlış ve bozuk düzenlerinin devamından yana olan düşmanlarına karşı kendini savunmak, halk yığınlarına İslamın ne olduğunu rahat ve özgür bir şekilde anlatabilmek için daima güçlü bir ordu bulundurmak ve savaşa hazırlıklı olmak gibi bir zorunluğu vardı. Müslümanlara komşu olan hristiyan veya yahudilerin ordu bulundurmasına – eğer saldırı amaçları yoksa- bir gerek yoktu, çünkü müslümanlar onlara islamı zorla kabul ettirmek gibi bir uygulama içinde değildiler. Onların Müslümanlar dışındaki düşmanlarına karşı da Müslümanlar onları korumayı garanti etmekteydiler. Asker beslemek, ordu için harcama yapmak gibi masrafları yapmak zorunda olmayıp ticaret ve tarım ile uğraşmak, buna karşı İslam devletine makul bir vergi vermek her iki tarf için de en doğru ve barışçı yoldu. Günümüzde de savunma harcamalarının ülkelerin bütçelerine ne kadar ağır bir yük olduğu hepimizce bilinmektedir. Yüzbinlerce genç insanın ekonomiye katkı yerine askerlikte vakit geçirerek üretici değil de tüketici olmasının başka bir çare varsa ,arzu edilen bir durum olmadığı konusunda biraz insafla düşünen herkes hemfikirdir. Osmanlı ordusunda savaşçı olmak zorunda olmayan Hristiyan ve diğer azınlıkların türk halkına karşı nasıl bir ekonomik üstünlük sağladığı bilinmektedir. Görüldüğü gibi savaş ve askerlikten muaf alarak cizye vermek bir toplum için bir dezavantaj değil, aksine bir avantajdır. Hicretin onuncu yılı Müslümanlık bütün Arabistana yayılmıştı. Hz. Peygamber haccetmeye karar vermişti. O yıl hac için onunla birlikte hac etmek isteyen 124,000 müslüman vardı. Bu hac Peygamberin son haccı idi. Arafat Vâdisinin ortasına geldi ve orada Veda hutbesi diye bilinen konuşmasını yüzbinden fazla müslümana karşı yaptı. İslam öncesinin tüm kötü adet ve geleneklerinin kaldırıldığını, mü’minlerin kardeş olduklarını ve daha bir çok güzel nasihatlerini ard arda sıraladı, çok etkileyici bir konuşma yaptı. Sonra “Cebel-i Rahme” tepesine doğru devesini sürdü. Orada uzun uzun dualarda bulundu, gün batımına kadar orada kaldı. Bu sırada dinî hükümlerin tamamlandığını belirten ayetler nazil oldu. Bu ayetlerde adeta o ana kadar kafirlerle yapılan mücadele ve cihadın özeti vardı: “Bu gün kâfirler dininizi yok etmekten ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün, sizin dininizi kemale erdirdim ( olgunlaştırıp, tamamladım), üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip ondan hoşnud oldum.” (Maide, 3.) Hz. Peygamber müslümanlara şu tavsiyelerde bulundu: “ Ey insanlar, din işlerinde aşırılıktan sakının. Sizden önceki ümmetlerin ( milletlerin) helâkine( mahvolmasına) sebeb, din işlerinde taşkınlık ( aşırılık) göstermeleridir.” Buraya kadar kısaca Hz. Peygamberimizin hayatta olduğu zaman dilimi içinde İslam’ın yayılışında uyulan esasları, barışı esas alan uygulamalarını ortaya koymaya çalıştık.İslam savaşları başlatan taraf olmamıştır, İslam’ın hedefi İlahî mesajların insanlığa duyurulmasının önündeki engellerin kaldırılmasıydı. İslam insanları bilgilendirerek onlara doğruyu ve güzeli seçebilme fırsat ve imkanını sağlamaktı. İslam insanları yanlış yollardan, zararlı işlerden, sapık inanışlardan kısaca zifirî karanlıktan gün ışığına çıkarmaya çalışmaktan başka bir amaç edinmemişti. İslam insanların önce Yaratanları ile sonra diğer insanlar ve diğer canlılarla en güzel bir şekilde uyum içinde yaşamalarını gerçekleştirmek için son gücüyle ve son nefesine kadar gayret göstermeyi, cihadı emretmişti. İslam tarihi Hak ile batılın, doğru ile yanlışın, zulüm ile adaletin ve aydınlık ile karanlığın tarihidir... İSLAM’IN HZ. MUHAMMED SONRASI DÖRT HALİFELER DÖNEMİ Dört Halifeler yani, Hz Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemi Hz. Muhammed (s.a.s.) den sonra İslam kurallarının en doğru uygulandığı, İslam devletinin tam olarak oluştuğu ve kökleştiği dönemdir. Yukarıda isimleri geçen halifeler Hz. Peygamberin yanında yetişen ve onunla birlikte İslam için canlarını mallarını ve tüm güçlerini İslam için kullanmaktan bir an bile geri durmayan, Peygamberin övgü ve takdirlerini kazanmış müslümanlardı. Onların dönemleri de elbette her konuda olduğu gibi İslam dininin ve müjdesinin en iyi bir şekilde yayıldığı ve İslamın barışçı ruhunun devam ettirildiği bir dönem olmuştur. Bu dönemde de aynen İslam peygamberinin döneminde olduğu gibi savaş, sadece bazı haklı nedenlerle yapılmıştır. Bu nedenler ve Kur’an-ı Kerim’deki dayanakları kısaca aşağıdaki ayetlerdir;
Bu dönemde de İslam kuralları uygulanmış ve zorla ve öldürme tehdidiyle insanların Müslümanlaştırılması yoluna gidilmemiştir. Dört halifeler bu konuda Kur’an’a sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır: “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır”. (Bakara, 256.) “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacakmısın?” (Yûnus, 99.) “Ey Muhammed! Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.” (Kaf, 45.) “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.” (Nahl, 125.) Bu dönemi, ünlü Fransız filozofu Roger garaudy’nin kaleminden okuyalım: “Hz. Muhammed’in ilk halifeleri zamanında Ebu bekr ve Ömer’le 633 ten 645 e kadar on iki yıl içinde, hem sasaniler’in Pers İmparatorluğu’na, hem de Doğu Hristiyanlarının Bizans İmparatorlığu’na karşı kazanılan çifte zafer sayesinde Mezopotamya, filistin, suriye ve Mısır fethedildi. Bu halkların direnişleri çok zayıf oldu. Çünkü Bizans İmparatoru tarafından ağır baskı gören Yahıdiler, ( Hz. İsa’yı sadece Allah’ın kendisine vahyettiği bir insan olarak gören) Nasturiler veya ( Hz. İsa’da sadece tek bir ilâhî tabiat bulunduğunu savunan) “Monofizitler/Monophysites” gibi mezheplere bölünmüş Hristiyanlar, İslam’da sade ve güçlü bir dinin ortak paydasını buluyorlardı. Pers’te olduğu kadar Bizans İmparatorluğu’nda köleleştirilmiş halklar, bir ticaret ve şehir medeniyetinin temsilcilerini, çöküş hâlindeki ülkelerine gelmiş kurtarıcılar olarak kabul ediyorlardı.” ( İnsanlığın Medeniyet Destanı, Roger Garaudy sayfa 104.) İslam düzenini kendi bozuk ve halklarına zorla kabul ettirdikleri zulüm düzenleri için bir tehdit olarak gören o devrin Rusya ve Amerika’sı olan Bizans ve Pers İmparatorlukları İslam ordularına çok kolay bir şekilde yenildilerse bu daha çok halklarının kendi düzenlerinden hiç memnun olmamalarının sonucuydu. İslam’ın bu başarılarının askeri güçleri ve acımasız kan dökücüleri olmaları iddiası aslı olmayan bir iddia ve iftiradır. Zaten İslam’ın emir ve prensipleri, bu iddiaları dayanaksız bırakmaktadır. Üstüne üstlük dört halifeler kişilikleri ile İslam’ın seçkin büyükleriydiler. Onlar dünya malında gözü olmayan, kalpleri Allah aşkı ile dolu ve sıradan insanlare gibi çok ölçülü bir şekilde yaşayan yüce kişilerdi. Onlar asla kırallar gibi yaşamıyor ve davranmıyorlardı. Bu konuda bazı örnekler verelim... Halife seçilen Ebu Bekr’in ilk sözleri : “Sizin en hayırlınız olmadığım halde başınıza idareci seçildim. Ben kendiliğimde ortaya bir şey koymuyorum. Ben ancak Resulullah’ın yolunu takip ediyorum. İyi hareket edersem bana yardımcı olun. Eğrilik yaparsam beni düzeltin. Doğruluk emanet, yalancılık ise hiyanettir. Sizin yanınızda zayıf olan, hakkını alıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. Sizin yanınızda kuvvetli olan ise zayıfın hakkını vermedikçe benim katımda zayıftır.” Halife olduğu zaman Hz. Ebu Bekir’e devlet hazinesinden yazlık ve kışlık elbise ve basit bir ücret verilmesi kararlaştırılmıştı. Halife Hz. Ömer’e de sabit bir maaş, yazlık ve kışlık birer elbise, iki at ve ganimetlerden diğer müslümanlara verilen kadar bir pay veriliyordu. Ömer: “...İyi durumda olursam hiç bir şey almayacağım, ihtiyacım olursa en azını alacağım.” Bu kadar olgun ve güzel ahlaklı devlet başkanlarının mal mülk hırsıyla başka ülkelere saldırılar düzenleyip insanları öldürdükleri ve yağma yaptıklarını düşünmek bile insafsızlık olacaktır. Halife Ömer’in gönüllü olarak müslümanlara teslim olmayı bekleyen Hristiyanların elindeki Kudüs şehrini teslim almak için yolda kölesi ile nöbetleşe bindikleri bir develeri vardı. Kudüs önlerine geldiklerinde devenin üstünde köle, devenin yularını tutarak yürümekte olan ise Ömer’di. Bu durum Kudüs ileri gelenlerince şaşkınlık ve hayranlıkla karşılanmıştı. Kudüse girem İslam devletinin başkanı ve Resulullah’ın halifesi Kudüs halkına verdiği “eman” yani garantiler veya onlara tanınan haklar arasında şu ifadeler bulunmaktaydı: “Müslümanlar’ın emiri, onların mal ve canlarını, kilise ve haçlarını, hasta olsun sıhhatli olsun bütün insanlara ait olan bu hakları teminat altına alır. Kiliseleri yıkılmayacak, mesken haline getirilmeyecektir. Kazanılmış hakları kısılmayacak, mallarına, haçlarına dokunulmayacaktır. Dinlerinde hiçbir zorlama yapılmayacak, kimseye zarar verilmeyecektir.” Onlar Hz. Muhammed’in şu sözlerini daima akılda turup ına göre davranıyorlardı: “Kim muahede ehline( Müslümanlara anlaşma ile bağlı İslam dışı halk) zulmeder, hakkını tam vermez veya gücünün üstünde yük yükler, yahutta gönül rızası olmadan bir şeyini alırsa kıyamet gününde onun davacısı ben olacağım” “Kim zimmîlerden (Müslüman olmayan vatandaş) bir kişiyi öldürürse kokusu yetmiş senelik mesafeye ulaştığı halde yine de cennet kokusunu alamaz.” Sir T. Arnold, İslam’a Davet adlı eserinde Ürdün ve civarındaki Hristiyan halkın müslümanlara yazdıkları bir mektupta şunları kaydetmiştir: “Ey Müslümanlar! Bizanslılar bizim dinimizden oldukları halde sizi onlara tercih ederiz. Siz onlardan daha vefakâr, sözünüzde daha sadık ve bize daha merhametlisiniz. Bize karşı zulümden daha fazla kaçınırsınız. Sizin idareniz onlarınkinden daha iyidir. Halbuki onlar bizim mallarımızı ve evlerimizi yağma ettiler.” Bu dönem İslam’ın doğru anlşılıp doğru uygulandığı kutlu ve mutlu bir dönemdir, halkı ile idarecileriyle “Güzel örnek” denilebilecek çok özel bir çağdır. Bu dönemde devlet uygulamalarının İslam’a uygunluğu vardır. Bu uygulamalara çok sayıda örnekten biride Hz. Ömer’in Sad İbn Ebi Vakkas’a gönderdiği mektupda İslam dışı ülke halklarına karşı bile doğruluktan ayrılmamayı öğütleyen şu bölümlere bakmak yerinde olacaktır: “Ahde vefada titizlik gösterin. Sözde durmak için yapılan hata helake götürmez. Fakat vefasızlık adına yapılan hata mahveder. Vefasızlıkta sizin alçalmanız, düşmanlarınızın ise yükselmesi vardır. Böylece siz zaafa uğrarsınız, düşmanlarınız ise güç kazanır. Biliniz ki sizi, müslümanlar için ar ve hakaret sebebi olmaktan şiddetle sakındırırım.” Sözünde durma ve anlaşmasına sadık kalma İslam’ın bir gereğidir, İşte bir hadis-i şerif: “Kendisine güvenilmeyen kişinin imanı, vefasız kişinin dini yoktur.” İşte İslam’ın yayılışı ve kolayca kabul görmesi bu güzel uygulamaların sonucudur, yoksa kılıç zoru ile değil. Msülümanlar gördükleri ve ellerine geçirdikleri her müslüman olmayanın kanını dökmeye kendinde bir hak gören kimseler değillerdi. Kur-an-ı Kerim Tevbe suresi 6. ayet: “Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse aman ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra onu emin olacağı yere kadar selametle ulaştır.” İslam’ın yayılmasındaki en önemli etkenlerden biri de müslümanların düzenli ve sağlıklı şehirleşmeye verdikleri önemdi. İslamlaşan beldelerde zamana göre ileri düzeyde imar faaliyetleri de yapılmıştır. “İslam tarihinde modern ve sağlıklı şehirleşmeye canlı örnekler vardır. Basra şehrinin mevki ve planı bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiş ve on mil uzaklıktaki Dicle nehrinden şehre kanal açılmıştır...” (2) Kufe şehrinin inşası ve şehir planı hususunda Hz. Ömer açık talimat vermiş, buna göre ana caddeler 40, ikinci caddeler 30, üçüncü caddeler 20, tali yollar yedi kol boyu genişliğinde inşa edilmişti. 40 bin kişinin namaz kılabildiği camiin etrafında geniş ve boş alanlar bırakılmıştı.”(3) Bunlar gibi insanlığa yapılan hizmetler de İslamın benimsenmesine önemli katkılar yapmıştır. Evet, İslam insanların gönüllerine kılıçla, savaşla girmemiştir. İslamda kılıç, Allah’ın dini ile insanlar arasında set oluşturmaya çalışanlara karşı zorunlu olarak kullanılmıştır. İslamda savaş, insanlara dini öğrenme ve seçebilme özgürlüğünü sağlayabilmek için yapılmıştır. Savaş insanları dinden uzak tutmaya çalışanlara karşı yapılır. Allah-ü Teala kullarının özgür iradeleriyle kendini sevme ve saymalarını arzu eder, zorla yapılan bir şeyde ne yapan için ne yaptıran için bir güzellik olamaz. Zaten dileseydi Allah tüm kullarını müslüman yapabilirdi. Kur-an’da bir çok ayette dinde zorlama olmadığı, herkesin dilediği dini seçmekte özgür olduğu ve bunun sonucuna da katlanacağı belirtilmiştir. Dini yayma ve öğretme çalışmaları zamana göre en güzel şekillerde yapılır, seçim insana aittir. Ancak İslamı seçenlerin de özgür iradelerine saygı göstermek şarttır. Eğer bu saygı gösterilmeyip engellemeler olursa işte o zaman bu zorlama ve baskılara karşı da ölçüyü kaçırmamak şartı ile karşı koyup İslamı ve müslümanları savunmak tüm müslümanlara farz olur, bir görev olur. Elinde kılıçla gelene kılıçla karşılık verilir, bilgi ile gelene bilgi ile karşılık verilir; İşte cihad da özetle budur.
(1) İslam nurundan rahatsız olup, onu yok etmeye azmetmiş ateistlere verilen isim. Arabçada kafir kelimesi, örtü kökünden gelmekte ve bilime, gerçeğe, iman ışığına karşı bazı insanların adeta örtünerek uzak kalmaya çalışmaları anlatılmak istenmektedir. Bunlar sadece yarasalar gibi ışıktan kaçmakla kalmaz, ayni zamanda İslamı ve Müslümanları da yok etmeye çalışmaktan asla vazgeçmezler.
|