Bölüm-3 BİR RÜYA
Bir rüya görüyorum,orta çağda imişiz. Rüyamda uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yelkenli bir gemi var. Gemi beyaz yelkenlerini dolduran güzel bir rüzgarla nazlı nazlı yol alıyor. İçindeki birkaç yüz yolcu mutlu, huzurlu, çocuklar güvertede koşuşuyor, oyunlar oynuyorlar... (1) Derken gökyüzünde aniden kara bulutlar beliriyor, şimşekler çakıyor ve korkunç bir fırtına kopuyor. İnsanların yüzünde az önceki mutluluk, yerini korku ve endişeye bırakmış, kaptan “Bunca yıldır denizlerdeyim, aniden böyle bir fırtına patladığını hiç görmedim” diye endişe ile mırıldanıyor soğuk kanlılığını korumaya çalışarak. Tayfalar sağa sola koşuşuyorlar, hepsinin yüzünde bir korku , bir ümitsizlik... Gemi koskoca okyanusta adeta bir fındık kabuğu gibi savruluyor, dalgalar her taraftan geminin içine doğru sanki saldırıya geçmiş gibi, aniden geminin dümeni kırılıyor, kaptan dalgaların dövdüğü yere yuvarlanıyor... Çok geçmeden bu kez geminin ana direği büyük bir çatırdı ile kırılıyor. Herkes bir yerlere tutunmaya çabalıyor, ama boşuna... Bu korkunç günlerin ne kadar sürdüğü ile kimse ilgilenecek durumda değil, herkes can derdinde... Çaresizlik insanlara son çareyi hatırlatıyor, yana yakıla dualar ediyorlar.(2) Günler, geceler geçiyor, fırtına diniyor. Deniz gene sakin, gökyüzündeki bulutlar dağılmış, masmavi bir gökyüzü. Gemi oldukça hasar görmüş, ambarları su dolmuş, en önemlisi yiyecekler zarar görmüş ve gemi yelkensiz ve dümensiz bir o yana bir bu yana yalpalaya yalpalaya yol alıyor... Sağ kalan yolcular açlıktan,susuzluktan yorgunluktan bitkin düşmüşler. Kimi ölü gibi yerlere serilmiş, kimi son kalan gücü ile ufuklara bakıyor ve bir gemi veya bir kara parçası arıyor. Ama heyhat! Ne bir kara, ne bir gemi, sadece korkunç bir hayal kırıklığı ve ümitsizlik. Sonunda herkes şuurunu kaybediyor ve kendinden geçiyor.
Böyle ne kadar geçti bilinmez, talihsiz yolcular bir sabah gözlerini açtıklarında kendilerini bilmedikleri bir yerde, yeşillikler içinde bir köyde, ayrı ayrı evlerde, rahat yataklarda yatarlarken bulurlar. Bulundukları oldukça hoş evler güzel ağaçlar arasında sanki günümüzdeki tatil köylerinden biriydi, adına “Konukköy” denmekteydi. Her aileye bir ev, bir bahçe, ihtiyaç duyulan yiyecekler, meyveler, kısaca gerekli olan herşey düşünülmüş ve verilmiş.(3) Yalnız bu işleri düşünüp hazırlayan kişi ortada yok; onları ölümden hayata döndüren ve günümüzdeki tatil köylerine benzeyen bu yerde onları bedava misafir eden hayırsever mal sahibi yok, ama diğer gerekli herşey var. Her kişi kendince yorumlarda bulunuyor, kimisi: “Bu köy kimsenin değil, zaten herzaman vardı, kendi kendine oluştu ve bizde onu tesadüfen buradayız, planlanmış birşey değil” diyor.(4) Kimisi; “ Bu evler bu bahçelerin sahibi şu ulu ağaçtır, ona saygı göstermeliyiz” diyor. Bir başkası; “Bana ne kimin olduğu? Ben sadece güce inanırım, gücüm ve aklımla, görebildiğim malları ve güzellikleri kısaca her istediğimi önümde hiçbir engeli tanımadan ne pahasına olursa olsun alırım, karşımdaki fakirmiş zavallıymış önemli değil, güçlü olan ayakta kalır, en doğru felsefe budur.” diyor. Bu şekilde yeniden hayat bulan insanlar sayısız fikir ve iddialarla birbirleri ile didişmeye başlıyorlar, gruplara partilere ayrılıyorlar.(5) Bir akşam üstü içlerinden en olgun olan ak sakallı birisi geliyor ve onları yanına çağırıyor ve onlara şöyle sesleniyor: “Ey insanlar! Ben bir süredir yaşadığımız bu köyün kime ait olduğunu düşünüp duruyordum. Bu amaçla günlerce kafa yordum, araştırdım... Derken sizden ayrı, civarda gezerken bilge bir kişi ile karşılaştım. Bu kişi gibisini daha önce hiç görmemiştim, yüce biri gibiydi, bana dedi ki; “ Benim adım Gabriel’dir, ey olgun kişi! Sizleri kimin kurtarıp bu köye getirttiğini, burada her ihtiyacınızı kimin karşıladığını merak ediyorsun değil mi? O kişinin adı ‘Melik’ tir, görebildiğin ve şu anda göremediğin herşeyin sahibidir. O’nun zenginliği ve gücü sizlerin hayal bile edemeyeceğiniz kadar büyüktür. O çok cömerttir, sizler “Tam manası ile kendinize gelip hazır olduğunuzda” sizleri kendi sarayına getirtecek ve hepinize yepyeni armağanlar, güzellikler sunacak. Ayrıca sizlere ‘sonsuz yaşam’ için sadece kendinin sahip olduğu bir içecek ikram edecek ve siz sonsuza kadar hep mutlu olarak yaşayacaksınız.”(6) Ben ona dedim ki; Ey Cebrail! Bütün bu iyiliklere karşılık biz ‘Melik’ için ne yapalım da teşekkür etmiş olalım ve O bizlerin nasıl insanlar olmamızı ister, O’na saygı ve sevgimizi, minnettarlığımızı nasıl gösterelim?” Bana dedi ki; “O’nun sizin hiçbirşeyinize ihtiyacı yoktur. Ancak birbirinizi sevmenizi, birbirilerinizin haklarına saygı göstermenizi ister. Burada hepiniz O’nun konuklarısınız ve konuklarının canları ve hakları O’nun garantisi altındadır. Her kim O’nun konuklarına bir iyilik veya kötülük yaparsa O onun cezasını da, mükafatını verir. O’nun yargılamasından ve cezalandırmasından kimse kurtulamaz... O’nun sahip olduğu teknoloji ve güç o boyuttadır ki şu anda sizin medeniyetinizin gelişmişlik düzeyi ile O’nun imkanlarını ne kavrayabilir ne düşünebilirsiniz. Öyle ki sizi yerleştirdiği “Konukköy”ün her tarafını, her santimetre karesini sizin göremediğiniz gizli kamera ve alıcılarla her an izleyebilmektedir. Ayrıca izlediklerini kaydetmektedir, sizlerin O’ndan gizi kalabilecek ne bir duygu, ne bir düşünceniz ve ne de bir eyleminiz asla olamaz. Bunu, şu andaki gelişmişlik düzeyinizle ‘olanaksız’ sanabilirsiniz, ama bu doğrudur, gerçekten böyledir. Gene O, herşeyi sizden daha iyi bildiği için sizlere nelerin yararlı, nelerin zararlı olduğunu da bilir ve sizlerin yararlı olanları yapmanızı, zararlı olanları da yapmamanızı arzu ediyor. Sizlerin, “Cennet” ismi verilen ve sizler için hazırlanmış saraylarda, şu anda kavrayamayacağınız özellikte ve güzellikteki ortamda bulunmaya hazırlanabilmeniz için tam olarak anlayamasanız da bazı eğitim çalışmalarını yapmanızı istiyor ki günü geldiğinde içinde olacağınız yeni ortama uyum sağlayabilesiniz ve o güzelliklerden faydalanabilesiniz...” “İşte bu bilgilerle sizlere geldim, lutfen bana inanın, kendi iyiliğiniz için sözlerimi dikkate alın, sizden bir karşılık da beklemiyorum.” dedi olgun kişi, daha bir çok güzel ve yararlı öğütlerde de bulundu kazazede arkadaşlarına (7)
Buna karşı insanlar kısa bir şaşkınlıktan sonra farklı farklı tepkiler verdiler. Biri dedi ki: “Zaten ben de bizleri ölümden hayata döndüren ve buraya yerleştiren birinin olduğunu düşünüyordum. Yoksa nasıl burada bu “Konukköy”de olabilirdik ki? Dilese bizi hiç kurtarmazdı, hiç bu kadar güzel ve emniyetli bir yere yerleştirmezdi, bize gereken herşeyi bize vermezdi. Bu kişi çok iyi birisi olmalı ki bize karşılıksız lutufta bulundu, gelip bizden bir ücret de istemedi. Ne kadar yüce gönüllüymüş ki bizlere şimdi daha güzel lutufların müjdelerini de elçisi ile gönderiyor. Bu ne zenginlik, bu ne cömertlik!...”(8) Kendini herkesten daha açıkgöz sanan, cimri ve kendisi güvenilmez olduğu için herkese de şüpheyle bakan bir başkası da dedi ki: “ Bu işte bir iş var, belki de bu bizim hayrımızı istermiş gibi görünen ak sakallı kişi bizleri burada geçici olduğumuza inandırıp buradan başka bir yerlere götürecek ve şu anda içinde yaşadığımız evlerimizi kendi mallarına katacaktır. Veya hayal görmüştür, bir kral varmış da, çok cömertmiş de, bizim için başka saraylar hazırlamış da...kendimizi o saraylara layık olmak için hazırlamamız lazımmış da...Ohooo! Bizim bunlara inanmamızı mı bekliyorsunuz? Buna ancak aklı mantığı olmayan cahil, beyinsiz ve aşağı tabaka insanlar inanır. Bizim gibi bilgili kültürlü insanları kolayca kandıramazsınız. Biz onlarla asla bir olamayız (9)
Biri de olgun kişiye inananlara dönüp: “Bizde sizin gibi inanıyoruz” dedi. Ama içinden ‘ Ben onları kandırdım, onlarla alay ediyorum’ diyor ve kıs kıs gülüyordu. (10)
Ak sakallı olgun kişi pek az kişiyi inandırabilmişti, durumu gidip Gabriel’e anlatınca Gabriel’in yanındakiler ona bir transistörlü el radyosu verip dediler ki; “Bu radyoyu onlara göster, bu basit örnek ile belki bizim kralımızın sahip olduğu teknoloji ve imkanların ne kadar büyük olduğunu görüp sana inanırlar ve kendi iyilikleri için yakın gelecekteki sonsuz hayatlarına gerekli hazırlığı yapmaya razı olurlar.” Olgun kişi toplumunun yanına dönünce onlara radyoyu gösterdi, onlara müzikler vs dinletti. Daha önce inananların inancı arttı ama inanmayanlar: “ Bu bizi büyülemeye çalışıyor, bize olmayan birşeyi var gösteriyor, bu adam bir sihirbaz olmalı...” dediler.(11) Konukköy’den başka, onunla kıyas bile edilemeyecek bir uzay çağı ülkesi ve sarayları olduğu iddiası buna inananlar ile inanmayanları gittikçe artan bir şekilde bölmeye, aralarında kin ve düşmanlıklara neden olmaya başlamıştı.. Kendilerine “ateist” veya” laik” diyenler şöyle düşünüyorlardı; “ Önemli olan bu köy ve elimizdeki bağ ve bahçelerdir. Biz burada olduğumuz gibi zaten mutluyuz. Ayrıca bilgimizle mükemmel tarım araçları da yapıyoruz, tekerlekli arabalar da yaptık. Canımız ne isterse yiyoruz, içiyoruz. Biz güçlüyüz, gücümüz ile engel tanımadan kitabına uydurup başka zayıf kişilerin de elindekileri alabiliyoruz. Bu kısa hayatımızda zaten biz kendi “Cennetimizi” yarattık, kimseye bir borcumuz da yok, kimseden korkumuz da yok...” Bu şekilde nankörlük, akılsızlık, tedbirsizlik yaptıklarının farkında değillerdi. “Melik bizi nereden görecek? hani nerde O? “ diyorlardı. Oysa Melik en gelişmiş kamera ve kayıt sistemlerine sahipti. Herşeyi an be an izliyor, görevlilerine kayıt yaptırıyordu. Gene de kendisi hakkında atıp tutan insanlara biraz daha zaman verip onların doğru yola, mutluluk yoluna gelmelerini bekliyordu. Bazı insanlar da diyorlardı ki : “ Melik var ise ve çok iyi ve adaletli biri ise neden kendini inkar eden, herkese kötülük yapan bazı insanlara cezasını hemen vermiyor da aksine onların yaptıklarını sadece seyrediyor? Neden burada iyilerin mükafatını, kötülük yapanların cezasını vermiyor? Bu nasıl adalet, yoksa gücü yetmiyor mu?”(12) Bu gibiler olgun kişiye gidip adeta ondan hesap soruyorlar, sitem ediyorlardı. O ise onlara: “Konukköyde” devamlı kalmak üzere bulunmuyorsunuz, size beni elçi olarak gönderen Melik Hazretleri sizlerin iyilik veya kötülük olarak neler yapacağınızı izlemektedir. Sizlere yeterli fırsatı vermektedir. Sonsuzluklar ülkesindeki kendi sarayına ve oradaki yaşama layık olan ve ayak uydurabilecek olanların belirlenebilmesi için sizlere bir zaman tanımıştır. O ‘Ata et, ite ot’ verecek biri değildir, zamanı gelince herkese ne gerekiyorsa onu verecektir, O çok bilgili ve çok güçlüdür.” İnanmayanlar ise kendilerine tanınan fırsat ve zamandan dolayı kendilerini daha güçlü ve dokunulmaz sanıyorlardı. Sanki kendilerine hiçbir kötülük erişemez, onlar yenilmezdi. Öyle bir kibirlilik içindeydiler ki...Oysa Melik’in elindeki uzay çağı silahlarının ne kadar güçlü silahlar olduğunu hayal bile edemiyorlardı. Onlar kendi sopalarını, kamalarını en üstün silah olarak düşünmekteydiler. Hiç görmedikleri ve onun için de inanmamakta çok haklı olduklarını sandıkları Melik’in ordusu ve silahlarını, uzay gemilerini, lazer silahlarını bir görselerdi...(13) Ama Melik çok sabırlı ve merhametliydi, Konukköy’deki insanlara gerektiği kadar zaman tanımaya karar vermişti ve o kararından dönmezdi. Zaman zaman insanlardan bazılarına özel ve görünmez bir görevli gönderiliyor, “Artık yeteri kadar fırsat verildin, ne olduğun ve ne olmadığın belli oldu, bu Konukköyde daha fazla kalmanın bir anlamı kalmadı.” deniliyor, sonra o insan tatil köyünden bir başka yere ışınlanıyordu. Geride kalan insanlar aralarından ayrılan insan hakkında gene anlaşmazlık halideydiler. Bir kısmı o ayrılanın Melikin emri ile bir başka yere götürülmüş olduğunu ve orada önceki davranış ve edindiği özelliklere uygun bir ortamda yaşamaya devam edeceğini söylüyordu. Bazıları da onun artık yok olduğunu ve artık yaşamadığını ileri sürüyorlardı.(14) Gerekçeleri de oraya gidip gelmiş birini görmemiş oldukları idi. Ama her yerin kolayca gidilip gelinebilen bir yer olmasının gerekmediğini göz ardı ettiklerinin farkında değildiler veya farkında değilmiş gibi davranıyorlardı. Düşünmüyorlardı ki zaten Konukköy’e getirilmeleri de kendi istek ve güçleri ile olmamıştı. Aynen bunun gibi onları buraya getiren güç onları buradan alıp bir başka yere de götürebilirdi elbette. Ama ne yazık ki insanlar kendilerine mantıklı ama zor gelen gerçekleri veya iddiaları kabul etmek yerine kendilerine hoş gelen iddiaları mantıklarının ve sağduyularının sesini kısmak pahasına kabul etmeyi tercih etmekteydiler. Hatta bazan vicdanlarının sesini duymamaya çalıştıkları gibi gerçeğe çağıran sesleri de duymamak için kulaklarını bile tıkamak yolunu seçmekte bir sakınca görmemekteydiler.(15) İçlerinde kimisi de: “Bu köy elbette kendi kendine olmamıştır ve bir sahibi vardır. Ama bizi burada bıraktı, gitti. Ne bizden birşey bekliyor, ne de bizim işlerimizle ilgileniyor, ne de bizler için ikinci ve sonsuz bir yaşam planlamıştır. Bu köyden başkası yoktur, çünkü o başka yerlere gidip gören ve geri gelen biri yoktur. Öyleyse bu köydeki biricik ve sınırlı yaşamımızda maksimum zevk ve maksimum gücü elde etmemiz tek amacımız olmalıdır. Sınırlı imkanlardan kendimiz ve yakınlarımız için ne elde edersek o bize kârdır. Önemli olan ne elde ettiğindir, ne ve nasıl yaparak elde ettiğin değildir.” diyorlar ve bitmez bir rekabetin ve didişmenin içerisine dalıyorlardı. Öte yandan kendi temiz özlerinden ve dürüstlüklerinden dolayı Melik’ten gelen haberlere tüm içtenlikleriyle inanan, O’na saygı, minnet ve güven duyan kimseler şimdi içinde bulundukları köyde büyük bir huzur içinde yaşıyorlar, kimseleri incitmemeye özen gösteriyorlar, Melik’in bildirdiği eğitim sistemini tam olarak uyguluyorlardı. Bu arada kendilerine karşıtları tarafından yapılan baskılara da ellerinden geldiğince hoşgörü ile karşılık veriyorlar, onlara kendi inandıklarının daha doğru ve güzel olduğunun anlatmak için her güzel yolu denemekten vazgeçmiyorlardı.
İnananları ile, inanmayanları ile ve bütün bunlarla hiç ilgilenmeyen, düşünce yeteneğinden ve olgun akıldan yoksunlaşmış, Konukköy’ün işleri ve eğlenceleri ile adeta kendinden geçmiş geriye kalanları ile tüm Konukköy sakinleri için artık zaman dolmaktaydı. Her biri için kayıtlar tutulmuş, raporlar yazılmıştı, konukluk süresi sona ermişti. Artık ne kötüler bir daha kötülük yapabilecekti, ne de iyiler bir daha iyilik ve eğitim yapabilecekti. Herkes kazandığı ile Konukköy’den ayrılmak zorunda idi. Kimsenin buna karşı çıkmaya gücü yoktu. Zaten Melik’in görevlileri tüm heybetleri ile Köye ulaştıları zaman tüm insanlar dehşete düştüler, adeta felç olmuş gibi donup kaldılar. Bağırmak istiyorlar ama çeneleri kilitlenmiş gibi, kaçmak istiyorlar ama artık hareket etme yetenekleri korkudan yok olmuş, sevgi ve bağlılık sanki hiç olmamış gibi, hatta anneler bile çocuklarını hatırlamıyorlardı. Durum kâbustan çok öteydi. İnanmayanlar ve gaflette olanlar bu olanları görünce “Keşke bize söylenenlere kulak verseydik, keşke bu kadar kibirli olmasaydık, keşke gelecek hakkında bu kadar yanlış bir tahminde bulunmasaydık. İşte bize haber verilenler doğruymuş, Melik de varmış, o ak sakallı ihtiyar da bize sadece gerçekleri anlatmaya çalışıyormuş, keşke..... Keşke... (16)
Melik’in huzurunda toplanan insanlar adeta görünmez zincirlerle bağlanmışlardı. Melik kendi elçisine inanıp güvenen ve ona göre hazırlık yapanları diğerlerinden ayırmıştı. Onlara görevliler tarafından müjdeler veriliyor, herbirisine sonsuzluk içkisi ikram ediliyor ve bundan sonra yaşayacakları saraylar tüm güzellikleri ile onlara gösteriliyordu....(17)
Akılsızca inat edip hiçbir öğüte kulak asmayan ve Konukköy’deki yaşamını sonsuz sanan ve günlerini isyanla geçiren insanlar “Keşke hiç yaşamasaydık da bu günleri görmeseydik. Önderimiz kabul ettiklerimiz bugün kendilerini bile kurtaracak durumda değiller” deyip gözlerinden kanlı gözyaşları akıtıyorlardı.. Yaptıklarının her anının kayıt edilmiş olduğunu bizzat görmüşlerdi. Ne inkar edecek halleri vardı ne de kimseyi suçlayacak halleri vardı, ancak kendi kendilerini suçlayabilirlerdi. Onlara hakim olan esas duygu korkunç bir pişmanlık ve Melik hakkında besledikleri kötü zanlarının sonsuz utancı idi. Bu acı öyle büyüktü ki bundan büyük bir acıyı başkalarının onlara tattırması neredeyse imkansızdı. Artık her suçlamaya ve her cezaya layık olduklarını kesinlikle biliyorlardı. Böyle bir durumda gözlerini yere dikmişler, çaresizlik içerisinde bekleşiyorlardı...(18)
Aniden terden sırılsıklam olmuş bir durumda uyanıverdim. O ortamda gerçekten olmadığıma pek ama pek memnun oldum. Biraz sakinleştikten sonra düşünmeye başladım. Bu rüyanın ne anlama geldiğini uzun uzun düşündüm. Sanki bu rüyada olanlar bizim bu dünyada yaşadıklarımızla bir paralellik içindeydi. Dünyamız var olalı Yaradan hakkındaki inançlar veya inançsızlıklar, bu dünyadan sonra olacağı haber verilenler... Sanki gördüğüm rüya bunlarla ilgiliydi ve ben artık daha derinden inanıyordum....
(1) Biz, insanların hangisinin daha güzel işler yapacağını deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi dünyaya ait bir süs yaptık. ( kehf S. 7.) (2)Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi karaya çıkardığında, ( yine eski halinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.( İsra S. 67.) (3)Allah’ın, göklerde ve yerdeki ( nice varlık ve imkanları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini gizli ve açık olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi?...( Lokman 20.) (4)Ey Kafirler! Siz ölü iken sizi dirilten(dünyaya getirip hayat veren)Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O’na döndürüleceksiniz. ( Bakara S. 28) (5)Sonra Kitab’ı kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur. ( Fatır S. 32.) (6)İşte onlara sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır. Orada ebedi kalacaklardır. Orası ne güzel yerleşme ve ikamet yeridir. ( Furkan 75, 76.) (7)Doğrusu biz seni Hak ( Kur’an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.( Bakara S. 119.) (8)Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de( iman ettiler).Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. “ Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır” dediler.( Bakara 285.) (9)Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit “ Biz hiç akılsız ve ahmak kişilerin iman ettikleri gibi iman edermiyiz!” derler. Biliniz ki akılsız ve ahmak ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler). ( Bakara S. 13. ) (10)İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. ( Bakara S. 8.) (12)Senin, bağışı bol olan rabbin merhamet sahibidir; şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) hesaba çekecek olsaydı, onlara azabı çarçabuk verirdi. Fakat kendilerine tanınmış belli bir süre vardır ki, artık bundan kaçıp kurtulabilecekleri bir sığınak bulamayacaklardır. (Kehf 58.) (13)Biz resulleri, sadece müjdeleyiciler ve ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kafir olanlar ise, hakkı batıla dayanarak ortadan kaldırmak için batıl yolla mücadele verirler. Onlar ayetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır. ( Kehf 56.) (14)Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder. Bu konuda onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar. (Casiye S. 24.) (15)Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan ( fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.( Mü’minun 53.)
(16)Ve gerçek vaad ( ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! “ Yazıklar olsun bize ! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz.” ( Enbiya 97.) Ve gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kafirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir. ( Kehf 100, 101.) (17)En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılarlar: İşte bu size vadedilmiş olan (mutlu) gününüzdür. (Enbiya 103.)İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır. Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler.( Kehf 107, 108.)
|