| |
Bölüm-9
ARAYIŞ - 5
“Aramaya devam” deyişimden sonra, şimdi yaratıcımızdan gelen mesajı bulabilme umudu ile İslam dini ve onun kutsal kitabı Kur’an hakkında bilgi edinmeye başlamalıydım. İslam araştırmam gereken son din idi, daha önce söylediğim gibi.
Aslında dürüst olmak gerekirse bin yıldan fazla bir zamandan beri müslümanlığı kabul etmiş bulunan bir milletin bireyi olarak gerek çevreden, gerekse okuldan ve gerekse medyadan İslam dini ve Kur’an hakkında herkes gibi ben de birşeyler biliyorum. Ama şu aşamada benim için kulaktan dolma bilgileri yok farzedip “sil baştan” kaynaklarından bilgi edinmem gerekiyor. Çünkü sağdan soldan duyulan bilgilerin İslamı ne kadar doğru ve tarafsız anlattığı belli olmaz, bir de toplumumuzun büyük çoğunluğunun dini ve dindarları küçümseyen ve hatta aşağılayan geleneksel tutumları göz önüne alınırsa araştırmamı direkt olarak Kur’an’dan, bu konuda yazılmış kitaplardan veya internet sitelerinden faydalanarak yapmam daha doğru olacaktır. Toplumumuzdaki dine bakış açısı hakkındaki izlenimimde haksız sonuçlara vardığımı düşünebilirsiniz, ancak öteden beri duyduğumuz “Ahmak müslüman, müslüman işi ne olacak?” gibi ve benzeri sözler hepimizin hatırlarındadır sanırım.
Öteden beri laik bir toplum olmakla övünürüz, yani bununla dini kurallarla değil dinden bağımsız kurallarla yönetildiğimizi söyleriz. Doğrudur, biz dini kurallar ile yönetilmiyoruz. Ama bana öyle geliyor ki toplumumuzda bundan öte birşey var, biz hiçbir dine ihtiyaç duymayan ve bu konuda dünyada az rastlanan toplumlardan biriyiz. Aydın denen kesimimiz kendilerinin din kavramından ne kadar uzak yaşadıklarının dışında dine karşı olmak gibi bir misyonu ısrarla sürdürmektedir.. Okullarımızda din eğitiminin ne düzeyde olduğu biliniyor. Bu eksikliği gidermeyi arzu eden ve hiç olmazsa okul dışında çocuklarına din dersi aldırmayı arzu edenler için koparılan fırtınaları görüyoruz. Okulda ve okul dışında din bilgisi alması istenmeyen çocukların, gene kendileri gibi yetiştirilmiş anne ve babalarından nasıl bir din bilgisi alabilecekleri de tahmini zor birşey değildir.
KKTC Dış İşleri Tanıtım dairesinin internet sayfasında din hakkındaki bölümde ; “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan herkes devletin hiçbir müdahelesi olmadan dini kuralları yerine getirme, ibadet etme ve öğrenme özgürlüğüne sahiptir.” Anayasamızın 23. maddesi 1. paragrafında : “ Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir.” Bunu devamındaki 2. paragrafta : “Kamu düzenine, genel ahlaka veya bu amaçla çıkarılmış yasalara aykırı olmayan ibadetler, dinsel ayin ve törenler serbesttir.” Kişinin istediği dini seçme ve yaşama özgürlüğü anayasal bir hak olduğu halde bu özgürlüğün bir çeşit toplumsal baskı altında tutulduğu inkar edilemez. Ben ve benim gibi kendi iç dünyasında evrensel gerçeklere, Tanrısal mesajlara ilgi duyan kimseleri bundan vazgeçirecek ve onların kalplerine, beyinlerine kilit vurabilecek hangi maddi imkan ve güç vardır? Din ve vicdan özgürlüğü bir yerlere hapsedilmeye çalışılınca adeta kapalı bir kap içerisinde sıkıştırılan gaz gibi infilak etme ve büyük sosyal sorunlar oluşturmaktadır. Bundan dolayı öğrenmenin, araştırmanın ve bundan sonra bir “seçim” yapmanın bırakın engellenmesini, aksine teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Günümüzün dünyasında bilgi erişiminin engellenmesi de zaten olanaksızdır.
Bir kısmı ile de olsa müslüman bir toplumda yaşadığımı göz önüne alarak müslümanların peygamberinden Hazret-i Muhammed, kutsal kitaplarından da Kur’an- ı Kerim diye bahsetmeyi topluma karşı bir saygı konusu kabul ederim. Öncelikle Hz. Muhammed ile ilgili yaptığım araştırmada vardığım sonuç O’nun dünya tarihine yön veren büyük şahsiyetler arasında hayatı en detaylı bir biçimde bilinen kişilerin başında gelmesidir.Bu konudaFransız devriminin babası sayılan ünlü Fransız yazar ve düşünürü Voltaire diyor ki : “Dünyada bir tek yasa kuran ve memleket açan yoktur ki, hayatı Hz. Muhammedin’ki kadar büyük bir hususiyetle ve bütün bir hakikatle yazılmış olsun”.
Şöyle bir düşünün, çok eski zamanlarda yaşayan Atilla, Cengiz Han, İskender, Platon, Sezar, Magellan, Kolomp, Musa, İsa.... hangisi hakkında ne biliyoruz, ne kadar doğruluğuna inandığımız bilgilere sahibiz? Onların doğumu, gençlik yılları, aileleri, yaptıkları, düşündükleri ve gerçekleştirdikleri, sözleri, yaşlılıkları, ölümleri vs. Hiçbir kimse hakkında Hz. Muhammed kadar yazılmış, kendisi hayatta iken kayıtlar tutulmuş değildir. Sağlam anlatıcı zincirleri ile hayatı ve sözleri ile ilgili anlatılan ve yazılanlar yanında, bizzat kendisinin etrafındakilere yirmi üç yıl boyunca azar azar bildirdiği Kur’an-ı Kerim’de kendisive ahlakı hakkında verilen bilgiler de göz önüne alınınca yukarıdaki iddiamızın dayanağı anlaşılacaktır.
Kur’an-ı Kerim Ahzab suresi 40. ayette: “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allahın resulu ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah herşeyi hakkıyla bilendir”.
Bir başka Kur’an ayetinde: “Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin”( Kalem süresi 4.).
“Kitap ve sünnet” İslam dininin iki en önemli kaynağıdır.İslam inancına göre İslam’ın kutsal Kitabı Hz. Muhammedin Yaratıcımız’ın görevli bir madde ötesi varlığı(melek) aracılığı ile kendisine ulaştırılan kelimelerin toplamından meydana gelmiş mesajdır. Sünnet ise Hz Muhammed’in sözleri, davranışları ve yanında yapılıp da “Yapmayın , bu yanlıştır” diyerek engellemediği şeylerdir. Daha önceleri de bahsettiğim gibi araştırdığım konu hakkında elimizdeki bilgilerin sağlamlığı ve doğruluğu çok önemlidir. Çünkü yanlış bilgilere dayanarak gerçeklere ulaşmak mümkün değildir. “Hz. Muhammed tarafından insanlığa ulaştırılan Kur’an-ı Kerim’in Yaratıcımızın orjinal mesajı mı yoksa insan uydurması mı?” diye bir soru akla gelebilir.
Bu soruyu Kur’an’ın geldiği dönemlerde putlara tapan Arablar da gündeme getirmişlerdi. Bizzat Kur’an cevap veriyor:
“ Kur’an , Allah’tan başkasına atfedilemez(mal edilemez). O’nu peygamber uydurdu mu diyorlar, de ki, eğer sözünüz doğru ise Allah’tan başka kimi isterseniz çağırın da hep beraber O’nun bir suresine eş bir sure meydana getirin.” ( Sure 10.)
Eğer Bu kitap Hz. Muhammed tarafından halka yirmi üç yıllık peygamberlik hayatı boyunca gün be gün açıklanmamış ve bildirilmemiş olsa ve diğer kutsal kitaplar gibi, sonradan kim tarafından kaleme alındığı kesin olarak belli olmayan ve uzunca bir zaman sonra ortaya çıkan kitaplar gibi olsaydı bu soruya karşılık cevap bulmak zor olacaktı. Şöyle bir misal ile açıklamaya çalışayım; Şu anda halkın gözü önünde olan bir siyasi kişi varsayalım. Bu kişi hergün televizyonda ve gazetelerde karşıtları ile tartışıyor, onlara kendi doğrularını anlatmaya çalışıyor ve yeri geldikçe kendisinin de Kıbrıs’ı onlar kadar sevdiğini, şu zamanda şu köyde doğduğunu, şöyle başarılı işler yaptığını, şöyle bir kariyer sahibi olduğunu vs. iddia ediyor veya bunlardan söz ediyor. Örneğin kırk – elli senelik politik hayatı boyunca hemen hergün medyada boy gösteriyor ve hiçbir karşıt politikacı veya yazar ona” Sen ne diyorsun? Sen şurda değil burda doğdun, sen filan okuldan değil falan okuldan mezun oldun, sen ömrünü halka hizmette değil hapishanelerde geçirdin...” gibi sözlerle eleştirmiyor, varsaydığımız politikacının her geçen gün taraftarları çığ gibi artıyor, halkının gözünde itibar kazanıyor, kimse ona “Hırsız, yalancı, şerefsiz “diyemiyor, “güvenilmez” diyemiyor, “merhametsiz ve zalim” diyemiyor... Bu durum hakkında yüz sene sonra o zamana ait tüm medyayı araştıran ve o zamanki gazetelere, Tv.lerin yayınladığı programların bantlarına ulaşıp onları da izleyen bir araştırmacı kaçınılmaz olarak yüz sene önce yaşamış olan o politikacının tertemiz ve dürüst biri olduğuna inanacaktır. Çünkü yıllarca bir insanın suçlu ve yalancı ise bu şekilde hiç yalanlanamaması, hiç suçlanmaması olanaksızdır. Bugün politikacıların birbirlerini nasıl suçladıkları, birbirlerine nasıl iftiralar attıklarını hepimiz görüyoruz. Bu örnekteki gibi Hz. Muhammede inanmayanlar O’nun için “ mecnun , sihirbaz” gibi şeyler söylemişler ama hiçbir zaman O’na “yalancı, maddiyatçı, hilekar, güvenilmez, korkak, namussuz, kinci, kibirli vs. gibi kötü karaktere işaret eden sıfatlarla suçlamada bulunmamışlardı. O kadar ki inamayan zengin kişilerin paraları Mekke’den ayrılıncaya kadar Hz Muhammedin yanında emanet olarak duruyordu . O’nun lakabı “Emniyetli – güvenilir- Muhammed” idi. Bana göre bu durumda Hz. Muhammed hakkında Kur’an’da kişiliği ve peygamberliği ile ilgili olarak bildirilenler 1400 yıl önce olduğu gibi bugün de kabul edilmelidir.Yani O, gerçekten davasına içtenlikle inanan, eşsiz bir ahlak sahibi ve insanlık için ideal bir örnek kişik idi. Hakkında eski ve kısmen değiştirilmiş kutsal kitaplarda da bilgiler vardı. Örneğin, Kur’an-ı Kerim’de Saf suresi 6. ayette : “Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevratı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim...” İncilin bozulmamış ilk metinlerinde o zamanlar var olan bu bilgi sonradan değiştirilip şimdiki İncillerde şöyle yer almaktadır: “Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yani gerçeğin Ruhu gelince, sizi herşeye yöneltecek. O kendiliğinden konuşmayacak, yalnız işittiklerini söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek. O beni yüceltecek....” ( Yunanna 16:12) O zamanlardan kalan Arapça İncillerde bu bölümde tam olarak “Ahmed” ismi yazılıdır, ancak sakıncalı bulunduğundan sonradan gerçeğin ruhu vs. diye değiştirilmiştir. Hristiyan dünyası iki bin yıldır bu “Gerçek Ruhu” nun gelmemiş olduğunu düşünemiyor ama İsa’nın yeniden geleceği ve “Armageddon” dedikleri büyük savaşıta Hristiyanlık karşıtlarını yok edecekleri günleri iple çekiyor. Hz. İsa’nın müjdelediği o “Gerçek Ruhunun” neden hala gelmediğini hiç merak etmiyorlar. Ama biraz düşünseler “Gerçek Ruhu” nun pekala İslam peygamberi Hz. Muhammed’in olduğunu anlayabilirlerdi. Hristiyan dünyasının genellikle takındığı taraflı ve olumsuz tutumlarına karşılık bir çok değerli bilim ve edebiyatçı da Hz. Muhammed için oldukça olumlu açıklamalada bulunmuşlardır. Onlardan biri olan ilk Alman şansölyesi Prens Bismark’ın şu sözleri çok anlamlıdır:
” Seninle ayni zamanlarda yaşamadığım için çok üzgünüm ey Muhammed! Öğreticisi ve insanlara açıklayıcısı olduğun bu kitap, senin değildir. O İlahidir( Tanrıdan gelmiş). Bunun Tanrıdan gelmiş olduğunu inkar etmek şu anda var olan tüm bilimin geçersiz olduğunu ileri sürmek kadar gülünçdür.. Budan dolayı insanlık senin gibi seçkin bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da bir daha görmeyecektir.. Ben huzurunda en yüksek bir saygıyla eğilirim.”
O’nun hakkında binlerce sağlam haber de vardır, ki bunların Hz. Muhammedin sözleri davranışları ve onayladıkları şeyler olduklarını anlatmıştım. Denilebilir ki neden Tevrat ve İncil hakkında güvensizlik duymamız gerekirken Kur’an hakkında güven duymalıyız? Birinci neden Hz. Muhammedin yaşarken düşmanları ve karşıtlarına mağlup olup kutsal kitabının ortadan kaybolmamasıdır. Yani geldiği andan itibaren müslümanlar kitaplarını hiç kaybetmemişlerdir, düşmanlarına üstünlük sağlamış, devlet olmuş sonra büyük bir güç kazanarak tüm Arabistandan başka bir taraftan Atlas Okyanusuna, bir taraftan Orta asyaya kadar çok geniş bir alanda tam bir üstünlük ile hüküm sürmüşlerdir.Bu gerçekle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de:
“Hiç şüphe yok ki Kur’an’ı biz indirdik, biz! Ve onu biz koruyacağız!”( Hicr 9.)
Daha önce incelediğimiz Museviler ve Hristiyanlar başka milletlerin boyunduruğu altında yüzyıllarca perişan olmuş ve bu arada kutsal kitaplarını da gerektiği kadar koruyamamışlardır. Ayrıca Müslümanlar peygamberlerinin sünneti konusunda hiçbir millete nasip olmayan bir titizlik göstermişler, bunları kutsal kitaplarına karıştırmamışlar ve anlatıcılar zincirinin halkalarından birinin şüpheli olması durumunda o anlatılanı kabul etmemişler ve şüpheli sınıfına koymuşlardır.
Buraya kadar olan bölümde Kur’an- Kerim’in orjinalliği ve peygamberinin hayatı hakkındaki bilgilerden emin olduğumu söyleyebilirim. Geriye İslamın ne olduğu ve ne olmadığı gibi konuların gene İslam kaynaklarından ve bazı Avrupalı yazarların yazdıklarından araştırmak kalmıştır diye düşünüyorum. Bu konunun uzunca bir zaman alacağını tahmin ediyorum. Ama araştırmadan ahkam kesmek yerine zahmet çekip araştırıp sonra bulduğuna inanmak veya inanmamak daha doğru bir yoldur kuşkusuz. Araştırmadan inkar etme riskini almak fazla cesaret ve umursamazlık değil mi? Hayatın en önemli konusu varlığımızın aslı ve geleceği olduğunu düşündüğümden yeni araştırmalara devam diyorum...
|
|
|