titles ana sayfa yazi disizi makaleler diger bilgiler iletisim


 

ŞERİAT, TARİKAT ve HAKİKAT

Caminin kapısını açıp girdiğimde sanki tüm dünya ve onun sıkıntılarını geride bırakmış gibi hissetmiştim. Telefonumu da özellikle yanıma almamıştım. Daha fazla, ne istediğim gibi giden işleri, ne de istediğim gibi gitmeyen işleri düşünmek istemiyordum.

Zaman zaman sessiz, huzurlu ve kendimle başbaşa kalabileceğim, herşeyi unutup Allah  ile karşı karşıya olduğumu daha iyi hissedebileceğim bir ortam arıyordum ve genellikle bu ortamı Girne’nin yeni ve büyük camisinde buluyordum.

 

İkindi namazının normal suresi biraz geçmişti. Zaten imam ile birlikte birkaç kişiyi geçmeyen cami cemaati de namazlarını kılıp gitmişlerdi. Sanki fırtınadan zorlukla kurtulup kendisini emniyetli bir limanın kucağına atan bir gemi gibiydim. Cami gerçekten çok güzeldi, her yeri tamamen kaplayan güzel halılara, duvarlardaki mavi çinilere, pencerelerdeki vitraylara baktım ve bir kere daha neden insanların birçoğunun buraya hiç  gelmediklerini kendime sordum. Daha önce olduğu gibi bu soruya cevap bulmak benim için zordu. Aniden caminin sütunlarının birine yaslanmış yaşlıca bir adam gördüm, başı öne eğik sanki bir heykel gibi oturuyordu, kendinden geçmiş gibiydi. Sanki başka bir dünyadaydı, öyle bir huşû içindeydi ki... Ben onun arka tarafındaydım. O, caminin benden uzakça bir yerindeydi, onu daha önce hiç görmemiştim. Sessizce bir köşeye çekilip namazımı kıldım. Tekrar onun olduğu yöne baktığımda onun bana  gülümsediğini gördüm, selam verdim, o da karşılık verdi ve “gel yanıma” dedi usulca, “bir tanışalım seninle” diye ekledi. Yanına gittim, yüzüm ona karşı  olacak şekilde ben de onun gibi oturdum. Yakından baktığımda onun yüzünü daha önce hiç  görmediğimi biliyordum, ama o yüz bir şekilde bana tanıdık görünüyor, ben ise onu nereden tanımış olabileceğimi düşünüyordum.

“Mü’minler kardeş değiller mi? İnsan kardeşini tanımaz mı?” derken başı hafifçe öne eğik,  mavi gözleri  sanki benim kalbime veya ruhuma bakmaktaydı. Ben ise şaşkındım ve bir türlü onu neden bu kadar tanıdık gördüğümün sebebini bulmaya, hatırlamaya çalışıyordum.

“Sizinle daha önce nerede karşılaştığımızı bilmiyorum, ama bana yabancı gelmedi yüzünüz.” dedim. Sohbet olsun diye de “ Yabancı mısınız, buraya ilk defa mı geldiniz?” diye devam ettim. Bir yandan da onun yaşını merak ediyordum, Bir yönden yaşlı, bir yönden ise genç gibi görünüyordu.

“Oğlum, herzaman seyahatteyim, bugün burda , yarın başka bir yerdeyim. Ama sen de bilirsin ki önemli olan cisimlerin birbirinden uzak veya yakın olması değil, asıl önemli olan kalplerin birbirleri ile olmasıdır. Cismen yakın ama kalben uzak olmak ne kötü bir durumdur kardeşler için. İslam kardeşlerin kalplerini birleştirir, birleştirmelidir.” Dedi sakin bir ses tonu ile.

 Ben bu sözlerin anlamını düşünürken söyleyecek birşey bulamamış gibi ona buralı olduğumu, bu camiye dünyadan bunaldıkça böyle tenha zamanlarında ara sıra geldiğimi söyleyiverdim.

 

“Oğlum, müslümana hiç bunalmak yakışır mı? Neden canın sıkılıyor ki, her işte bir hayır olduğunu bilmez misin? Allah bizlere neyi uygun görüyorsa başımıza o gelir ve Allah bizlere  karşı merhamet etmekten, bizler için iyi olanı vermekten bir an bile vazgeçmez. Bazan biz bize verilen ilacı, şifayı beğenmeyiz, o ilaç bize acı gelir. Ancak Rabb’imiz ondan başka bir ilaç gerekseydi bize onu verirdi diye bilmeliyiz. Kolaylık, zorluğun ardından, gündüz gecenin ardından gelir. Altın ateşte saflaştırıldıktan ve şekil verildikten sonra kıymetli bir takı olur, buğday değirmende ezilip öğütüldükten sonra ekmek olup canlarımıza katılır, bereketli toprak kazılıp deşilip verimli hale getirilir. Her işte bir gaye ve hayır vardır.” dedi.

 

“Yani, dünyaya çile çekmeye mi geldik?” diye sordum biraz da çekinerek.

 

Sen dünyaya ne için geldiğimizi biliyormusun? İnsanlar bu konuda ayni görüşte olsalardı  Allah’ın elçisinin sözlerine iman etmiş olsalardı, dünya şimdiki gibi olmaz, güllük gülistanlık olurdu. Bu çok önemli hatta en önemli konudur, eğer arzu edersen sana anlatayım. Beni yarın burda bulamazsın, arzu edersen şimdi anlatırım yoksa yarın olmaz.” dedi.

Ben ise, “Elbette, bu fırsatı kaçırmak istemem, anlatın lütfen.” dedim saygıyla. Genç görünümlü yaşlı adam  derin bir nefes aldı,  sonra gözlerime dikkatle baktı, sanki ruhumun derinliklerine bakıyordu, o an gözlerine bakmaya devam edemedim, başımı öne eğdim. Kısa bir sessizlikten sonra yüzünde hoş bir gülümseme ile anlatmaya başladı:

“Cenab-ı Hak ilk insan Adem (AS) ı yarattı. O ayet-i kerime yi hatırlıyorsun değil mi?”

“Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tenzih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı halife mi kılıyorsun? dediler. Allah da onlara : Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.” Bu ayet Bakara suresinin 30. ayetidir. Buraya dikkat et! Denilir ya, Allah insanı O’na kulluk etsin diye yarattı ve bu bazıları tarafından insanın sadece namaz, oruç ve bunun gibi ibadetler yapsın diye yaratılıdığını söylerler. Halbuki bu ayette zaten Allah’ı tesbih ve tenzih eden ve hiç isyan ve günah işlemeyen meleklerden söz ediliyor. Günah da işleyecek olan insanların yaratılmasının amacı ne olabilir acaba?  Birtakım bilgileri bilen meleklerin bilgi bakımından eksik olduklarını ise Allah: Ben sizin bilmediklerinizi, aklınızın ermediğini bilirim, diyor.  Yeri gelmişken peygamberimizin bir hadislerinde bildirdiği gerçeği de hatırlamalıyız: Allah meleklere akıl verdi ama şehvet vermedi, onlara günah işleyebilme irade ve imkanı verilmedi. Allah hayvanları yarattı, onlara ise şehvet verdi ama akıl vermedi, onların da günah ve sevap konusunda bir bilgi ve iradeleri yoktur. Allah insanı yarattı, ona hem akıl ve irade, hem de şehvet verdi. İnsan eğer aklını kullanıp doğru tercihler yaparsa meleklerden bile üstün olur. Yok eğer aklını kullanmayıp şehvetine kul olursa hayvanlardan bile aşağı olur. Allah bizlere Tîn suresinde de bunu şöyle anlatmıyor mu?

“ İncire, zeytine, Sîna dağına ve şu emniyetli beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” Aklımız olduğu halde akılsız hayvanlar gibi davranmamızın sonucudur bu. Yukarıdaki Bakara suresi 30. ayetten sonra gelen ayetlerde  Rabbimizin Ademe bütün isimleri öğrettiği ve sonra da o isimlerin ne olduğunu meleklere sorduğunu, onların bu soruya cevap veremeyip aciz kaldıklarını bildiririyor. Bunun üzerine Rabbimiz Ademe, eşyanın isimlerini meleklere anlatmasını buyuruyor ve Adem de o isimleri anlatıyor. Bunun üzerine Rabbimiz meleklere Ademe secde etmelerini emrediyor ve Ademin üstünlüğünü onlara belli ediyor. Hicr suresi 29. ayette ise şöyle bir olay anlatılıyor:

“Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz onun için hemen secdeye kapanın.”

Oğlum! Ademe öğretilen isimler nedir? Ruhumdan üfledim demek ne demek bunları düşündün mü?

Neden bunlardan sonra çamurdan yaratılan Adem, meleklerin secdesine layık oldu? İnsanın bu yaratılışı ve yaratılışında ona verilen üstünlük nedir? İşte iş buradadır... Birkaç dakika gözlerini yumdu, derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini bana çevirdi : Yaratıcımız olan Allah-ü Teala hiçbir yarattığına vermediği şerefi biz insanlara lutfetti,  ‘ Le kad kerremna beni Adem’  buyurdu Rabbimiz, yani ; Biz insanı şerefli ve saygıya değer bir şekilde, özellikte yarattık. Bir başka ayette tüm yücelik ve şeref aslında Allah’a aittir denildiğine göre Allah’ın bize şeref vermesi demek kendine ait olan sıfatlarının eser miktarlarının yani  adeta zerreciklerinin bizlere verilmesidir, kendi nurunun nişanının bizlere verilmesidir. Ne için bizlere bunları vermiş? Bunları, O’nu tanımamız ve bilebilmemiz için kalblerimizin derinliklerine yerleştirmiştir.

Allah insanı yeryüzünde kendine halife (O’nun yerine iş gören) olarak yarattı ve kendi sıfatlarının zerreleri ile bunları anlayabilecek aklı ve gereğince davranabilecek iradeyi insana emanet olarak bıraktı. Bu emanet konusu, Kur’an’da Ahzab suresi 72. ayetinde şöyle anlatılır:

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler,

(sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”

 İnsan, O’nun sıfatlarını yansıtmak, o sıfatlara uygun davranışlarda bulunmak üzere  yani halife olarak  kendisine verilen özgürlük ve gücü, her an Allah’ı aklında tutarak Allah’ın rızasına uygun  olarak kullanmak görevini üstlenmiştir. Allah’a kulluk, Allah’ın isimlerini ve tecellilerini görerek, idrak ederek O’nu tanımaya, O’na yaklaşmaya çalışmak, kula düşen en şerefli bir hizmettir. Bu ayet hakkında hiç düşündün mü?

"İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu,

onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?"

 

 “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.” Hadisini hiç duymadın mı? Oğlum! Kur’anı doğru oku, doğru anla! Bu anlattıklarıma şu ayeti de ekle:

“ O halde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine, Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Rum suresi 30. ayette ifade edilen bu gerçekle ilgili Peygamberimiz de ‘Her bebek İslam fıtratı üzere dünyaya gelir.’ demiştir.

Büyük bir merak ve saygı ile onu dinliyordum. Nereden çıktı bu büyük ilim sahibi yaşlı adam, ne güzel bir rastlantı diye düşünüyordum. Dikkatle ve ısrarla bakamadığım güzel ve etkili, bakışlarıyla bana bakıp, “Evrende rastlantı diye birşey yoktur. Herşey ezelde Yaratan Rabbimizin bildiği ve olmasını takdir ettiği bir şekilde olmuş ve olmaktadır. Ancak Allah bizlere verdiği irademizle kabullendiğimiz  ve yaptığımız kötülüklerden razı değildir,O’nun rızası için yaptığımız iyiliklerden razıdır. Bu kader konusunu inşallah başka bir gün konuşuruz, kısmetimizde varsa bir şekilde, bir yerde karşılaşırız belki...” diye ciddi bir ses tonu ile konuştu. Sonra devam etti:

“ Allah sıfatlarının gereğini yaratır, yapar. Allah’ın isimleri sıfatlarına bağlı olan isimleridir. O isimlerin bilinmesi ,o sıfatların bilinmesine imkan verir. Allah’ın yarattıkları olan tüm varlık alemi Allah’ın sıfatlarını bilmemize yarayan işaretler, ayetler, delillerdir. Bu isimlere Allah’ın güzel isimleri denilir. Yaratılan tüm varlıklar, olan bitenler hep bu isim, sıfatlarla ilgilidir. Kainatın her yerinde, her olayda ve her varlıkta Allah’ın isimlerinin tecellisi, görüntüsü vardır. İşte Allah bunları Ademe öğretti, bunların zerrelerini ruhlarımıza , iç dünyamızın derinliklerine yerleştirdi. Bu isimlere Esma-ül Hüsna denilir, Kur’an’da bu konu ile ilgili ayetler vardır, sana bazılarını söyleyeyim istersen:

“O yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler ( Esma-ül Hüsna) O’na mahsustur.”

“De ki, ister Allah diye, ister Rahman diye dua edin. Çünkü en güzel isimler O’nundur.”

“Allah kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’nundur.”

Neden Allah bizlere kendi sıfatlarının ve nurunun adeta zerreciklerini verdi de tamamını bizlere vermeyip göstermedi biliyormusun? Merhameti ve hikmet icabı olarak... Bir düşün bir şehre bir yılda yağan yağmur bir gecede dev gibi bir kovadan bir anda dökülse ortada şehir kalır mı? Elektrik üretildiği ilk andaki gibi onbinlerce volt olarak evlerimize verilse her yer yangın yerine dönmez mi? Güneş gibi vazgeçilmez bir ışık ve ısı kaynağı birazcık daha fazla dünyamıza yaklaşsa dünyada bir tek canlı kalır mı? Allah kullarına kaldıramayacakları yükler yüklemez... Bir de bizleri eğitiyor, terbiye ediyor, bilgileri ve gerçekleri bizleri alıştıra alıştıra veriyor, bizler hazır oldukça bizlere yeni ufuklar açıyor ve bu şekilde bizleri yavaş yavaş geliştiriyor.

Aklım karışmıştı, anlamaya çalışıyordum. Bu konular nasıl ilk konuya bağlanacak acaba diye içimden geçiriyordum, bir de acaba bu ders ne kadar sürecek  gibi düşünceleri aklımdan kovmaya çalışıyordum. Yaşlı ve esrarengiz dostum hafifçe kaşlarını çattı ve yarı şaka, yarı ciddi beni azarladı:

“İnsanda başın yeri, kıymeti ve  önemine ise, dinde sabrın yeri de o kadar önemlidir,” dedi  ve tekrar gülümsedi. Az kaldı oğlum, biraz daha beni dinle. Anlattıklarım ve anlatacaklarım hem senin için, hem de senden bunları duyacak olanlar için o kadar önemlidir ki, bu dünyadaki hayatınızın sizler için ahiret alemi denen öte dünyadaki hayatınız için saadet veya üzüntü ve pişmanlık olması bunlara bağlıdır. Kulluk Allah’a iman etmek ve Allaha yaklaşmaya ve tanımaya çalışmaktır. Rabbimiz biz insanlara lutfetti ve kulluğunu bize kolaylaştırdı. Bize kendisini tanıyabilmemiz için ruhumuza yerleştirdiği nurunu, sıfatlarına ait zerrecikleri veya tohumcukları iman tarlamızda yetiştirip büyüttükçe manevi gücümüz gittikce artar. İman, sadece ağız ile “inandım” demek değildir. Gerçek iman, bizi Allah’ın rızasını aramaya ve iyiliklere sevkeden imandır, yoksa boş iddia olur.

Fıtratımızda var olan iman ve hakikat nurlarına ait zerrecikleri adeta bir tarladaki tohumlar gibi sulayıp yetiştirmekle ahiret alemindeki kendi cennetimizi yetiştirmekte ve hazırlamaktayız. Cennet denilince akla gelen bağlık, bahçelik, ağaçlar, gölgeler ve tertemiz pınarlar ve onların içinde yer alan köşkler, kısaca arzu edilen tüm güzelliklerdir. Tabii bunlar cennetin sembollerle anlatılmasıdır; cennetin aslı, nasıl bir yer olduğu, ancak Allah tarafından oraya sonsuz bir süre için yerleştirilecek mü’minlerce görüldüğü zaman bilinebilecek bir yerdir.  Ancak şu anda düşünebileceklerimizin hepsinden çok daha güzel bir yerdir, şu an sahip olduğumuz bilgiler ile onu tam olarak kavrayamayız. Biz konuya dönelim:

Denilmiştir ki dünya , ahiretin ekin tarlasıdır. Bu açıdan yaptığımız her iyilik bu tarlaya ekilen bir tohum gibidir ki ne kadar çok ekilirse o kadar manevi ürün hasıl olacaktır. Rabbimiz benzerlerini dünyada gördüğümüz gibi bazan ektiğimiz bir tane için bize on, yirmi, yetmiş kat fazlasını lutfediyor. Bazan da sabredenler için hesaplaması imkansız olacak derecede fazla manevi ürün olan sevap ve mükafat verecektir. Allah’a iman etmeyip ruhumuzdaki Hak nuru, isim ve sıfat  zerrecikleri yerine tamamen zıt ve başka (şeytanî)  ürünleri yetiştirmekle de kendi cehennemimizi oluşturuyoruz. “Rahman” isminin zerreciği gereği içimizde bulunan merhamet ile davranarak cennetimiz için dev gibi bir ağaç yetiştirdiğimizde bunun anlamı, ahiret hayatımızda Rahman olan Rabbimizin merhametiyle kuşatılmış olacağımızdır. Merhamet tohumunu bu dünyada eken ahirette o dev merhamet ağacını kendi cennet bahçesinde hazır bulacaktır. Bunun gibi cömertlik, adalet  ve diğer Allah’ın güzel isimlerine inanıp onları benimseyerek onlara uygun davranışlarda bulunarak onların tohumlarını ahiretimiz için ekmekte ve öte dünyada Rabbimizin bu çabalarımıza vereceği hesapsız ürünlerle dolu cennetimizin oluşmasına katılıyoruz. Yaptığımız işler dolayısı ile her an ya cehennemimize odun yollayıp ateşi büyütüyoruz, ya da cennetimimize sonsuz hayatımız için güzellikler yoluyoruz. Bu açıdan insan cennetle de cehennemle de çok yakından ilgili bir hayat sürmektedir. Onun için Peygamberimiz,

“Cennet size ayakkabınızın bağından daha yakındır; cehennem de öyle.” buyurmuştur.

İnsanların, benim kalbim temizdir deyip hiç Allah’ın ve onun gönderdiği İslam dininin emirlerine önem vermemelerinin sonucu, ahiret aleminde onların yaşayacakları yer cennet değil cehennem olacak ve hissedecekleri mutluluk değil korkunç bir pişmanlık olacaktır. Bu onların yaptıklarının normal bir sonucudur. Zaten Necm suresi 39. ayette :

“İnsan için çalıştığından başka elde edeceği bir şey yoktur.”  Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed efendimiz (SA) ne söylüyor bak;

“Akıllı kimse, kendisini sorguya çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kimse, nefsini hevâsına tâbi kılar ve Allah’tan, olmıyacak şeyler bekler.”

Muzzemmil suresi 20. ayette de  şöyle denilmiyor muydu?

“ Önceden kendiniz için ne gönderirseniz, onu, Allah yanında daha hayırlı, daha büyük ecirli olarak bulursunuz.”    

İnsanlar, her an  habire ahirete birşeyler gönderiyorlar, kimileri nur, kimileri nar (ateş). Kendin için ne göndermişsen onu bulursun.

Allah’a inanıp O’nun rızasını kazanmak  için çalışanlar ve O’na ulaşmayı dileyenlerin sonsuz hayatlarında kavuşacakları cennetler için Kur’an’da ne buyuruluyor bir dinle:

"Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar yaratılmışların en hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında And Cennetleridir ki onların altlarından nehirler akar, orada onlar sonsuz kalıcıdırlar, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Bu Rabb'inden  korkanlar içindir. " (Beyyine 8.)

 Ahirete inanmayarak  oradaki sonsuz hayatları için bu dünyada yaptıkları ile gidecekleri cehennemde kendileri için cehennem ağacı “zakkum yetiştirenler” için de Kur’an’da verilen haberler var. Saffat sûresi 62 – 67. ayetlerde:

“Şimdi, ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu (zakkumu) zalimler için bir fitne ( imtihan) kıldık. Zira o, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir. (Cehennemdekiler) ondan yerler ve karınlarını ondan doldururlar. Sonra zakkum yemeğinin üzerine onlar için, kaynar su karıştırılmış bir içki vardır.” Her insan dünyadan ahirete birşeyler gönderir yaptıkları ile...

“Nasıl olur bu” deme! Sen internette bir send tuşuna dokunarak neleri gönderiyorsun? Ne dosyalar, ne resimler, ne bilgiler, ne paralar ve daha neler neler?

Daha fazla sabredip bekleyemeden sordum:

“ Efendim, size bir şey sormama izin verirseniz, siz hangi tarikata bağlısınız? Bu anlattıklarınızın kaynağı o tarikat mı?

Yüzünde huzurlu bir gülümseme ile cevap verdi:

“Oğlum, şeriat, tarikat ve hakikat... Bunlar aslında hep birdir ve hepsinin de gayesi tek bir şeydir; Hakk’a ulaşmak... Şu karşında duran yaşlı adam, Hak yolcularından biridir. Ama daha kolay anlaman için sana bazı misaller, örnekler vereyim; Bademi bilirsin, onun dıştan baktığın zaman gördüğün kabuklu şekli şeriat, kabuğu kırıp yediğin içindeki tanesi, meyvesi tarikat, onu yediğin zaman vücuduna gıda ve can olması da hakikattır. Başka bir misal vereyim; ırmaklar denize akar, denize ulaşmak isteyen adam için kayık; şeriat, ırmak; tarikat ve sonunda ulaşılan deniz, hakikat ve Hak denizidir...

Bu anlattıklarımı söylemek kolay, anlamak ve kabul etmek  ise zordur, hazır olan, hazır olduğu kadar anlar. Her ilim sahibinin üstünde bir daha büyük ilim sahibi vardır. Şüphesiz en büyük ilim sahibi Allah-ü Teala’dır. Benden duyduklarını iyice düşün, başkalarına da anlat, nasibi olan alır, olmayan almaz. Bu ilk insanın yaratıldığı günden beri böyle olmuş, böyle de olacaktır... Ne zaman bir zorluğa düşsen, ne zaman ilimden bir şey merak etsen, içine bak, kalbinin derinliklerindeki “yaşlı adam”ı bul, ona sor, ona danış. Her yerde Hak nurunu ara; içinde ve dışında, canlı – cansız her varlıkta Hakk’ı görmeye çalış, özellikle insanda... O nuru bazan bir mü’min kardeşinin temiz yüzünde, bazan bir şeyhin gözlerinde bulursun. Her yerde Hakk’ın güzelliğini görmeye çalış, beyaz at üzerindeki kara beneği görme, kara at üzeindeki beyaz beneği görmeye gayret et. Daima ümitli ol, işin sonuna bak! “...Allah nurunu tamamlayacaktır. Kafirler istemeseler de.”( Saf 8.)

O sırada arkamdan birinin seslendiğini duydum, döndüm, caminin imamıydı. “Selamun aleykum, ikindi namazından sonra caminin kapısını kilitledim sanıyordum, içeriye nasıl girdiniz, merak ettim.”  Dedi.

Ben kapıyı açık buldum, dedim, namazımı kıldıktan sonra şu yaşlı amcayla biraz sohbet ettik. Farkına varmamışım, akşam olmuş, dedikten sonra  yaşlı dostumu göstermek için arkama döndüm:

Yaşlı ve nurlu adam yoktu... Çok şaşırmıştım, içimde de onu görememenin üzüntüsü vardı. Ama onun az önceki sözlerini hatırlayınca yeniden ümit ve sevinç duydum:

“... Kalbinin derinliklerindeki yaşlı adamı bul...” Sonra şu ayeti hatırladım:

“ Bilesiniz ki, Allah’ın dostları için korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” ( Yûnus 62.)