titles ana sayfa yazi disizi makaleler diger bilgiler iletisim


 

                                       CENNETİ Mİ, CEHENNEMİ Mİ İSTİYORUZ?

Günümüzde küreselleşen dünyamızın öne çıkan özelliği sadece liberalleşme değil, ayni zamanda toplumlar halinde yaşamalarına karşın insanların “bireyselleşme” leridir. Bireyler artık daha fazla”Ben”lik taşır hale gelmişlerdir. İlkel toplumlardaki doğal dayanışma, birlikte avlanma, birlikte yeme, birlikte eğlenme, birlikte üzülme artık sadece tarihte kalmıştır. Artık üzüntü, sevinç gibi duygular sadece bireysel olarak yaşanmakta, toplumun diğer bireyleri ise bireyin bu duygularına “katılırmış” gibi yapmakla yetinir olmuşlardır. Bireyler arasındaki sevgi, merhamet ve bunların sonucu olan gönüllü dayanışma giderek zayıflamış ve neredeyse tamamen yok olmaya yüz tutmuştur.

Biz” in yerini “önce ve sadece ben” e terketmesi sonucunda, dalgalar ancak denizle birlikte var ve mutlu olabileceklerini unutmuş, çöldeki kum tanesi varlığının çöl içinde diğer taneciklerle birlikte mümkün olabileceğini unutmuş, ağacın yaprağı, yaşamını ancak ağaçta diğer yapraklar gibi ve onlarla birlikte koruyabileceğini unutmuş gibidir.

Bunun nedeni maddeci insanın “iç huzuru ve mutluluk”duygusunun maddi haz duygusuna indirgenmesi ve bununla sınırlı hale getirilmesidir. Bu, “maddi haz” odaklı yaşam felsefesi bencil bir mutluluk anlayışıdır ki asla gerçekleşemeyecek olan bir mutluluk rüyasıdır. Bu, diğer insanları hesaba katmayan bencil mutluluk arayışı başarısızlığa mahkumdur. Çünkü maddelerin paylaşıldıkça azalmasına karşılık, mutluluk paylaşıldıkça çoğalır. İnsan mutluluğunun diğer insanlarla birlikte yaşamakla olduğunu ve onlarla paylaşmakla elde edilebileceğini kavrayıncaya kadar mutluluğu elde edemez. Sadece maddeye önem veren insan, sahip olduğunu sandığı maddeleri azalmalarından korkarak paylaşmak istemez, bu yüzden yalnızlaşır ve bencilleşir sonunda bu cimri ve iyilikseverlikten uzak insan umduğunun aksine mutluluktan çok uzak kalır.  Çevresindekilere karşı paylaşımcı, yardımsever, cömert olan kısaca etrafındakilere mutluluk veren insan aslında kendine mutluluk vermekte olduğunun farkına varacaktır. Söz konusu özellikler insanı insan yapan ve tüm dinlerde de övülen özelliklerdir. Ancak bir gün gelir ki insan  sadece insanlara ve diğer canlılara karşı davranışlarını mükemmelleştirmekle de içindeki sızıya, manevi açlığa çözüm bulamayacağının farkına varır. Her neyi denerse denesin derdine tam bir derman bulamaz. Her türlü maddi imkana karşın bir türlü iç huzurunu bulamayan insan eğer, sadece bir maddeden ibaret olmadığını anlar, iç dünyasındaki gerçek benliğinin farkına varır ve kendinin ne olduğunu , yaratılış gayesinin ne olduğunu düşünmeye başlarsa, işte o anda din devreye girer ve insana hedefini ve hedefine ulaşabileceği doğru yolu gösterir.

İslam’da sahip olduğu maddelerle yetinen ve mutlu olabilen, herşeyi bundan ibaret sayan insanlar bilgisiz ve akılsız kabul edilmektedirler. Bu gibiler ilerisini düşünmekten aciz, gelecekleri için gerekenleri yapmayan ve bu şekilde geleceklerini mahveden kişiler olarak değerlendirilirler. Onlar kendi kendilerine kötülük ve zulüm yapmışlardır.

Kâfir olanlar için dünya hayatı cazip kılındı. ( Bu yüzden) onlar, iman edenlerle alay ederler.

Oysa ki, (iman edip) inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” ( Bakara, 212.)

 

“(Allah’ı ve dini yalan sayan) inkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir faydalanmadır o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O, ne kötü varış yeridir!”

( Âl-i İmran 196 ve 197.)

 

İslam düşüncesinde insan atı üzerinde yol alan bir yolcuya benzetilir, insanın maddi varlığı atı( maddi benliği), manevi varlığı ise atın üstündeki binicisidir( gerçek insan, manevi benlik). Atın mutluluğu yolun yakınında veya uzağındaki yeşilliklerdir, üstündeki insanın mutluluğu ise bambaşkadır. O kendi öz yurduna ulaşmak için en doğru ve güzel yolda atını sürüp hedefine varmak ister. Diğer binicilerle birlikte at koşturup mutlu olacağı yere varmak ister.

İlahi dinler insana atının yularını nasıl tutacağını, onu nasıl selametle hedefe vardıracağını öğretir. Maddeye ve “ata” yenik düşüp atın egemenliğine girenler ise atlarını  başıboş bırakıp ana yoldan ayrılmalarına, çalılar, dikenler , yırtıcı hayvanlar ve daha bir sürü tehlikelere, hem kendilerini hem de üzerilerindeki binicilerini düşürmelerine neden olurlar. Onun için Kur’an-ıKerim’ de:

 “ Biz onlara zulmetmedik, lakin onlar kendilerine zulmettiler” buyurulmaktadır.

Aklını yele, şeytana veren kişi atının arsızca sağa sola saldırıp yeşillik peşinde koşmasını sanki kendi mutluluğu gibi sanırsa da içtiği “günah  marka”lı şarabın etkisi geçtiği anlarda atını mutlu eden yeşilliklerin aslında kendisini mutlu etmediğinin farkına varır, atın idaresinde olduğundan utanç duyar. Aklını ve vicdanını kullanamamasına hayıflanır. Silkinip kendine gelir ve atı doğru yola sevkederse ne ala! Yok eğer acizlik ve miskinlik içinde ömrünü tüketir ve hedefinden çok uzakta kendine gelirse artık ne yazık ki yapacak bir şey yoktur. Hem kendi hem de atı için acı bir son kaçınınılmazdır.

“Kıyamet  koptuğu gün, günahkârlar,( dünyada) ancak pek kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler...” (Rûm, 55.)

Artık, o gün zulmedenlerin( beyan edecekleri ) mazeretleri ( bahaneleri ) fayda vermeyeceği gibi, onlardan Allah’ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmez.” ( Rûm, 57.)

İnsan için doğru olan, ne için var edildiğini unutmaması, sonsuz yaşamındaki mutluluğu elde etmenin bu dünyadaki tercih ve eylemlerine bağlı olduğu gerçeğini daima hatırda tutmasıdır.

Allah’a kul olduğu gerçeğiyle mutlu olmak, sonsuz hayatta Allah tarafınadan mutlu edileceğinin işaretidir.  Bu dünyada O’na severek itaat eden, ahiret aleminde arzularının yerine getirileceğini umabilir. Bu dünya hayatında Allah’tan saygı ile korkmak, öte alemde korkmaya gerek olmayacağı hakkında fikir verir. Bu dünyada başına gelenlere sabredip razı olmak ve Allah’tan şikayetçi olmamak

kıyamet günü Rabbi tarafından hoşnutluk ile karşılanacağının belirtisidir denebilir.

Allah insan için cenneti de, cehennemi de yarattı, tercihte bulunmayı da insana bıraktı...