titles ana sayfa yazi disizi makaleler diger bilgiler iletisim


 

MESNEVÎ’DE  NAMAZ

SORULAR VE CEVAPLAR



 
 

MESNEVÎ’DE  NAMAZ

 

Ey İmam! Tekbirin manası şudur; “Ya Rabbi! Biz sana kurbanız.”

 

Koyun keserken, “Allahu Ekber” denilir. Geberesi nefsi keserken de ayni şey söylenir.

 

Ten İsmail, can da Halil gibidir. Can, cisim üzerinde yüce tekbiri getirir.

 

Nefs için, “Allahu Ekber” keskin bir kılıçtır. Onunla başını kes de can fânilikten kurtulsun.

 

Ten kesilip şehvetten, hırstan kurtulunca namaz da besmeleyle kesilmiş bir kurban gibi olur.

 

Hakk’ın huzurunda kıyametteki gibi saflar kurulup münacaat ve hesap vermek için durulur.

 

Kıyamet korkusuyla şaşkın, Hakk’ın divanında gözyaşı dökülür.

 

Cenabı Hak diyecektir ki, “mahsülün hani? Verdiğim mühlet içinde işlediklerin nedir?

 

Ömrün nereye gitti? Kuvvetini, ten gıdanı nereye harcadın?

 

Göz cevherin neye yaradı? Beş duygunun rehberi nerede oldun?

 

Arşa ait cevherlerini, gözünü, kulağını aklını nereye harcadın, kazancın ne oldu?

 

Sana bel ve kazma gibi el ve ayak verdim. O ihsanlarımla neler yaptın?

 

Böyle dertlendirici binlerce sual, Cenabı Hak tarafından sorulur.

 

Kıyama kalkıldıkça kul, bu gibi suallerden utanır, iki kat olup rükûa varır.

 

Utancından ayakta durmaya mecali kalmayıp rükûda Hakk’ı tesbih ederek yalvarır.

 

Yine Canabıhak’tan, “Başını kaldır, Rabb’inin sorularına doğru olarak cevap ver” emri gelir.

 

Bunun üzerine mahcup kul, rükûdan kıyama kalkarsa da işi ham olduğundan yüz üstü düşer.

 

Yine Hak’tan, “ Başını kaldır, secdeden kalk yaptıklarını söyle” emri gelir.

 

Yine mahcup kul başını kaldırır, yine mahcup olarak yüzüstü düşer.

 

Yine Cenabı Hak’tan “başını kaldır, kıl be kıl senden hesap isterim” hitabı olur.

 

O hitabın heybeti canına dolduğundan artık ayakta durmaya kuvveti kalmaz.

 

O ağır yükü yüzünden yere oturur. Hak’tan da “Söyle,

Sana nimetler verdim, hani Hakk’ın şükrü? Verdiğim sermayeden kazancını göster!” emri gelince,

 

Sağ tarafa yüz tutup selam verir. Peygamberlerden şefaat bekler.

 

Yani der ki: “Ey ulular, şefaat edin; güç bir haldeyim, el-aman...”

 

Peygamberler derler ki, “Tedbir zamanı geçti. Onun, orada yapılması gerekirdi.

Ey bahtsız! Sen vakitsiz öten bir horozsun. Şimdi herkesin kendi nefsinde korku dolu.”

 

Bunun üzerine sol tarafa başını çevirir; hısım, akrabasından medet umar, onlar da;

 

“Sen kendin Halik’ına cevap ver. A efendi! Biz kimiz ki?.. Bizden elini çek!...” derler.

 

Ne o taraftan, ne bu taraftan bir çare var. Neylesin biçare? İşi pek çetin!

 

Böylece herkesten ümidini keserek dua için iki elini açıp;

 

“Ya Rabbi! Herkesten ümidim kesildi. Evvelce de ahir de; bana yardım edecek olan sensin” diye niyaza başlar.

 

Namazdaki bu açık işaretler şüphesiz böyle olacaktır.

 

Namaz yumurtasından civcivini çıkar. Onu usulüyle eda eyle.

 

Mesnevî,  Sayfa 330-331, Timaş yayınları, İstanbul 2009

 


 

 

 

                                               

SORULAR VE CEVAPLAR

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî;
 "Sorun!" buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.
Sormaya başladı:
"Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım."
Şems-i Tebrîzî hazretleri;
"Öbür sorunu da sor!" buyurdu.
O;
"Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi.
Şems-i Tebrîzî;
"Peki öbürünü de sor!" buyurdu.
O;
"Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi.
Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.
Ve;
"Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi.
Şems-i Tebrîzî;
"Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu.
Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:
"Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim."
O kimse şaşırarak;
"Ağrıyor ama gösteremem." dedi.
Şems-i Tebrîzî;
"İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez.
Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı.
Yine bana;
"Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.
Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle geldi