UZAY ÇAĞI mı, SAHTELİKLER ÇAĞI mı?
Yaşlı dünyamızın son zamanları, hemen hemen her şeyin bir aslı veya orjinalinin yanında bir de taklidinin, sahtesinin de bolca bulunduğu zamanlardır. Her ürünün sahtesi aslından daha çok bulunabilirdir. Artık yedek parçaların “çakma”sı pekala olağanlaşmıştır. Hatta artık bazı şeylerin orjinalini bulmak çoğu zaman çok daha zor olmaktadır. Genetiği değiştirilmiş sebzeler, meyveler mi istersiniz, en meşhur markaların sahtesini mi istersiniz? Altın ve mücevherlerin sahtesini değil de gerçeklerini mi istersiniz! O biraz zor işte... Paranın da sahtesi uzun zamandır piyasada dolaşmakta, TL, Dolar, Euro? Hepsinden var, sahte belgeler, vekaletnameler ve daha neler neler... İlaçların sahtesi olur da doktorların olmaz mı? Sahte hakim, sahte polis, sahte subay bile görülmüştür. Sahtesi, bir şeyin görünüş olarak benzeri ama gerçekte ve kıymet olarak çok farklı ve düşük değerde olanıdır. Bir çok insan aslında olmadıkları şekilde görünmeyi bir hayat felsefesi olarak benimsemiştir. Kim dinler Mevlana’nın : “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!” sözünü... Politikacı, halk için var olduğunu söyler, amacı sadece çıkarı olsa bile, “Kendim için bir şey istersem namerdim.”... Polis kanunları uygulamak ve korumaktan başka bir görevi olmadığını söylerken pekala kişisel çıkar ilişkileri ve menfaati icabı zaman zaman bazı şeyleri görmezden gelir veya duymazdan da gelebilir. Açıkta polis, gizlide suçlu... “Vatan, millet, laiklik” gibi büyük değerleri siper ederek nice demokrasi kahramanları neler yapar, neler... Nice sanat aşıkı müzisyenler astronomik ücretler almadan “Çok sevdikleri canım halk topluluklarının” karşısına hiç çıkarlar mı? Kendilerini toplumun ve çocukların eğitimine “adayan” öğretmenler herhalde okulda eğitimin daha verimsiz olduğunu düşünerek “özel dersanelere yönlendirirler öğrencilerini”.
Duymuşsunuzdur, eski çağlarda Tanrı’nın bile sahteleri icat edilmişti, Ailece tanrılar, putlar, ateş, yer tanrısı, gök tanrısı, tanrılaştırılmış insanlar, Firavunlar ve tanrılaştırılmış kahramanlar hep var olmuştu. Daha garibi aslında insanların çoğu gerçek Allah’ı bırakıp kendilerini tanrılaştırmaktadırlar.Allah’a karşı O’nun dinine karşı özgürlük savaşı verenler, kendi benliklerinin, nefislerinin, heveslerinin kulu ve kölesi olarak yaşamakta, ömür tüketmektedirler: “Kendi arzu ve heveslerini tanrı edinen kimseyi gördün mü ?”( Furkan suresi, 43.) Sahte din adamları, sahte müridler, sahte şeyhler de eksik değildir ne yazık. Bırakın sahte din adamlarını İncil’in ve Tevrat’ın aslı-orjinali nerede? Kadın erkek ilişkileri söz konusu olunca aklımıza tavan yapmış boşanma davaları gelir. Ölünceye kadar birbirlerini sevmeye and içen çiftler bir kaç ay sonra sevgilerinin gerçek olmadığını ilan edercesine mahkemelere koşarlar. Eşine çaktırmadan onu aldatanlar ise yıllarca eşine sadık rolü yaparak “uzun ömürlü sahte ilişkilerini” sürdürürler. Artık o büyük aşklar, “Leyla ve mecnun”, “Ferhat ile Şirin” aşkları gibi aşklar var mı? Şimdilerde gençler cinsel aşktan başka bir aşk biliyorlar mı? Genellikle daha güzel ve genç birini bulan, daha “paralısını” bulan sevdiğini hemen terkediyor; “Yaşam kısa tadacak şey çok, acele etmeli !” felsefesi...
Huzurun, mutluluğun da sahtesi var. Kalp ve vicdanın gerçek huzurunun yerine sahtesi, içki ve uyuşturucuda aranmıyor mu? Bütün bunlardan sonra şunu da göz önünde bulundurmamız gerekir; dünya ve dünya hayatımız, bütün dinlerin ve insanların inandığı ve kabul ettiği ikinci ve sonsuz hayatımıza göre adeta bir “sahte hayattır”, gerçek olan ahiret hayatıdır. Bu dünya Allah tarafından bizlere sadece onu algılamamıza yarayan beş duyumuzla kavrayabildiğimiz bir fizikî dünyadır. Bizim için ömrümüzle sınırlı çok kısa bir zaman içinde yaşadığımız bir dünyadır .Bu dünya, fizik ötesi varlığımızın yaşamaya devam edeceği diğer ve sonsuz dünyanın yanında, “1”in “sonsuz”a karşı küçüklüğü veya önemsizliği neyse o kadar kıymetlidir. Ancak bu dünyanın hiç önemi yok gibi bir anlayış da geçersizdir. Çünkü bu dünya öte dünya için yapacağımız tercihlerin belirlendiği ve kayda geçirildiği yerdir. Ahiret hayatına inanıp ona göre davrananlar, Yaratan’dan beklediklerini, arzularını saygı ve sevgi ile hayatları boyunca ifade edip O’nun kanunları ile uyumlu yaşayanlar, ahiret hayatında Yaratıcılar’ının hoşnutluğu ile karşılanacaklar ve umduklarından daha güzel ve hoş, sonsuz bir hayata kavuşacaklardır. Aksine bu dünyayı Yaratan güce karşı O’nu inkar eden ve O’na karşı isyan bayrağını açanların ikinci ve sonsuz hayatlarında inanmadıkları Yaratıcılarından, inananlara yapılacak muameleyi ve onlara verilecek güzellikleri beklemeye ne hakları ne de yüzleri olacaktır. Bu dünyada cehenneme gidecek trenin biletini aldınsa varacağın yer doğal olarak orası olacaktır. Yok eğer cennete gidecek olan trenin biletini alıp o trene bindinse tabii ki oraya varacaksın.
Allah’ın nurundan, yarasaların gün ışığından kaçtığı gibi bucak bucak kaçanlar, kendilerini yaratanı kendileri gibi madde olmamasından ötürü inkar edegelmişlerdir. Onlar kendilerine verilen beş duyuyu gene kendilerine verilen akıl gücünün yol göstericiliği ile kullanıp doğru tercihler yapacakları yerde o beş duyu ile ne kadar çok zevk yaşayabileceklerinin yarışına girdiler. Oysa herşey Allah’ı işaret ediyordu ve etmeye devam ediyor. İnsanın acıkması nasıl ki bir yiyecek maddesinin varlığını gösteriyorsa, susamak da bu dünyada içecek bir şeylerin varlığını gösterir. İnsan imkansız olanı isteyemez, hiç olamayacak olanı düşünemez. Dünya kuruldu kurulalı insanlar bir şeylere tapma, inanma ihtiyacı duyduklarına göre bu içsel duygu ve ihtiyacın bir karşılığı elbette vardır.
Kalbinin derinliklerinde büyüklük azmi ve inancı taşıyan, herkesten büyük olmak isteyen insanın bu büyüklük duygusu “Esma-ül Hüsna”dan olan “Aliy” ismini hatırlatmıyormu?(1)
Herkese galip gelmeye, üstün olmağa çalışan güç hayranı insan bu haliyle “Azîz” olan Allah’ı işaret etmiyor mu?
Ömrünü zenginlik peşinde koşacak kadar zenginlik aşığı insan bize “zengin”( Ğaniy) olan Allah’ın varlığını göstermiyor mu?
Bir yandan Allah’ı inkar eden insan öte yandan Allah’ın isimlerine hayran, sonsuzluğa inanmam diyen insan sonsuz bir hırsla dünyaya ve yaşamaya sarılıyor. Cennete inanmam diyen insan kendine dünyada bir cennet yaratmaya çalışıyor. Bu ne yaman bir çelişki?
Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’a inanmaktan uzak yaşıyan bir anne, kendi yavrusuna çok merhametli davranıyor, adeta kölesi oluyor. Bu doğal sevgi ve merhameti annenin gönlünün derinliklerine kim ve neden yerleştirmiş olabilir? Canlıların birbirlerine merhameti “Rahman” isminden kaynaklanmaktadır.
İnkarcı, Allah’ı inkar ederken Allah’ın bütün sıfatlarına özeniyor ve O’nu bilinçsizce taklide çalışıyor, kucağındaki oyuncak bebekle anne olma hayali kuran kız çocuk gibi, elindeki oyuncak kılıçla “kahraman savaşçı” olma hevesiyle kendinden geçmiş oğlan çocuk gibi... Bu arzu, bu istek bu hayranlık insanın derinliklerinde yüce Yaratanı tanıdığının delili olmasın? İslam daha bu dünyaya gönderilmemizden önce ruhlarımızın veya fizik dışı varlıklarımızın Yaratan’ımızla bir ahidleşme yaptıklarını haber verir: “...Ben sizin Rabbi’niz değil miyim? (Onlar) Evet, (dediler). (A’raf, 172.) İnsanların kalplerinin derinliklerinde bu tasdiklerinin izleri olmasaydı, belki insanlardaki din duygusu ve inanma ihtiyacı da ortaya çıkmaz ve belki de hayvanlar gibi sorumlu tutulmaları gerekli de olmazdı. Bu insanlara özgü dine yatkınlık insanların hayvanlardan farklı olarak dindar olmalarına neden olmuştur. İşte bu özellik insanda asıldır, bu içten gelen dindar olma eğilimine uyulması halinde insan Allah’ın hoşnutluğunu kazanır. Yok eğer insan aslına karşı gelerek, içinden gelen sese kulak tıkayarak, iman nuruna gözlerini kapatırsa ve doğasına aykırı bir yol tutarsa, işte o kafirlerden ( örtünen, saklanan) olur. O, gerçek yerine kendi uydurduğu sahteyi tercih etmiştir. Doğa ile uyumlu yaşamayı düşünmüş ama doğayı yaratanla uyumlu yaşamayı düşünmemiştir.
Sahteler yerlerini gerçeklere bırakmadıkça, insanlar yüzlerini sahtelerden gerçeklere çevirmedikçe gerçek ve sonsuz mutluluğa ulaşamıyacaklardır.
|